GüncelManşet

2 pilot, 9 hacı ve 1 “Fidan”..

H. Merkezi: Lübnan’da kaçırılan 2 pilot, geçtiğimiz bayramda TC’ye teslim edildi. “MİT’in başarısı” olarak sunulan bu iadenin, MİT’in “nefes kesen kahramanlıkta” bir operasyonla kurtardığı iddia edilen 9 Lübnanlı hacı karşılığında gerçekleştirildiği iddia ediliyor.

Hükümet yandaşı, burjuva medya tarafından “ayrıntılarıyla” anlatılan bu olayın tek başına bu “takas”la ilişkili olduğuna inanmak mümkün gözükmüyor. 2 pilotun hangi pazarlıklar karşılığında alındığına dair çok çeşitli iddialar mevcut. Ancak açık olan, egemenlerin 2 pilotu Lübnan’dan teslim alabilmek için “9 hacıdan” daha fazlasının pazarlık konusu olduğu…

2 pilot, 2 aydan uzun bir süre önce Lübnan’da “İmam Rıza’nın Ziyaretçileri Grubu” adlı bir örgüt tarafından kaçırılmıştı. 2 pilot ile ilgili uzun bir süre sonuç alınamamış ya da alınmak istenmemişti. Kim bilir belki de zamanı gelince kullanırız, seçim kampanyasına dahil ederiz, iyice sıkışınca şov yapar, orada kullanırız vs. diye düşünmüşlerdir!

ÖSO’nun Suriye’de rehin aldığı 9 Lübnanlı hacıyı TC’ye teslim etmesi ve ardından TC’nin de 2 pilot karşılığında rehineleri Lübnan’a vermesi ile; pilotlar kaçırıldıklarından 72 gün sonra ailelerine teslim edildi. Şova çevrilen bu iade sürecinde bizzat R. T. Erdoğan’ın da katılması, olayın ne denli önemsendiğini gösteriyor aslında.

Suriye’de “muhalefet örgütlemek”ten ziyade katliamları ve giderek El Kaide bağlantılı emperyalizmin yaratıcısı olduğu terör örgütleri ile ilişkilenmesi ile gündeme gelen ÖSO; aslında kaçırdığı 9 Lübnanlı hacıyı, Esat’ın 371 ÖSO’luyu serbest bırakmasına karşılık olarak teslim etti TC’ye.

Yani ortada ana akım medyanın iddia ettiği gibi ortada “nefes kesen” (Sabah Gazetesi) bir “kasırga” (Star Gazetesi) operasyonu yoktu. Aksine egemenler arası insan pazarlığının ne kadar sıradan olduğunu ve Erdoğan-ÖSO-Esat üçgeninde ve tabii onların efendisi emperyalist devletler açısından kan bataklığını nasıl yarattıklarını gösteren çağrıcı bir örnek sadece!

 

Takas şov!

Peki ana akım medya üzerinden yaratılmaya çalışılan bu havanın ülkemiz için anlamı nedir? Elbette Gezi İsyanı’nın yarattığı “korkusuz” bir halk kitlesine verilmeye çalışılan korkudan bahsedebiliriz. Çünkü operasyonu yönettiği iddia edilen ve tarihi kan ve zulümle dolu olan MİT’in “karizması” ve “her şeye kadirliği” yeniden inşa edilmeye çalışılıyor. Tabii bununla da doğal olarak devletin de MİT aracılığıyla kolunun her yere uzandığı, sınır mınır tanımadığı gösterilmeye çalışılarak, devletin zedelenen otoritesi yeniden tesis edilmeye çalışılıyor.

Diğer yandan son süreçte Kürt Ulusal Hareketi ile başlatılan “çözüm süreci”, devletin istediği gibi hareketin hızla tasfiye olmasına yol açmadığı ve Kürt ulusunun hakkı olanı ısrarla istemesi karşısında eli-kolu bağlandığı için bir tıkanıklık yaşandığı su yüzüne vurdu.

Tabii bu tıkanıklığın nedenlerine AKP’nin seçim politikalarını da eklememiz lazım. Kürt sokağının oylarına göz diken AKP; çeşitli paketlerle bu sokağın oylarını toplamaya çalışırken, milliyetçi ve muhafazakar damar üzerinden ilerlemeyi de ihmal etmiyor ve MHP’nin oylarını hanesine yazabilmenin yollarını arıyor. Bu takas, yaklaşan seçimler öncesinde bir şov olarak da okunabilir elbet.

 

Bu “Fidan” hangi “fidan”?

Burada Gezi İsyanı ve Kürt meselesinde gelinen tıkanıklık sürecinin de etkisiyle egemenlerin kendi aralarında yaşadıkları çatışmaların etkisinden bahsetmek gerekir. Zaten söz konusu iddia da “rehinelerin takas destanı”nın MİT ve MİT’çi Hakan Fidan üzerinden kurgulanması, cemaat ile Erdoğan arasındaki çatışmaların bir yansıması olarak değerlendiriliyor.

Geçtiğimiz günlerde MİT Müsteşarı Hakan Fidan ile ilgili ABD basını tarafından hazırlanan yazılarla Fidan’ın İran’a “İsrail’in bilgilerini sızdırdığı” iddia edilmiş, ardından İsrail basını da Fidan’ın “arabasına bir sürpriz konulması gerektiğini” belirten yazılar yazarak TC’yi açıktan tehdit etmiştir.

Olayın “kriminal” değerlendirilmesine girmenin, Esad’ın neden ÖSO’luları bıraktığını konuşmanın ya da Fidan’ın gerçekten İran ile “İsrail’in bilgilerini paylaşıp paylaşmadığı” konusunda iddiaya girmenin çok bir anlamı yok. Hatta fazladan kafa karıştıran ve “aklımızın pek ermeyeceği” meseleler bunlar.

Aslında esas mesele bu “rehine takası”, TC’nin “dış politikada” daha çok da Suriye’de geldiği noktada iflas bayrağını çektiğinin bir göstergesi olmasıdır. Guta Katliamı’nın ardından Suriye’ye savaş açılmasını en çok isteyen ve Rojava’da Kürtlerin elde ettiği kazanımları engelleme çabasını artıran TC’nin; işbirliği yaptığı El Kaide, El Nusra gibi örgütlerden yakasını kurtarmayı başaramadığını kanıtlamaktadır bu rehine takası.

Ve bu durumdan da en çok emperyalist ABD şikayetçidir. ABD, Ortadoğu’daki jandarması olarak kullandığı TC’nin bu başarısızlığının sorumlularından biri olan Fidan üzerinden MİT’i ve Fidan’ın efendisi AKP’yi uyarmak istemektedir. Elbette işin içerisinde ABD’nin inisiyatifi dışına çıkılıp İran’la yapılan görüşmelerde “İsrail’in bilgilerinin paylaşılması” gibi “yaramazlıklar” da vardı. ABD aynı zamanda bu konuda bir uyarı ve cezalandırma çabasındadır.

“Cemaat ile AKP arasındaki çatlak”ın esası da buraya dayanmaktadır. “Okyanus ötesi”nden temsil edilen “cemaat”, AKP’nin ABD politikaları ile tam uyumlu hareket etmesinden yana. Bu konuda cemaat ile hemfikir olan AKP ise iktidarın verdiği baş dönmesiyle zaman zaman zıvanadan çıkmakta ve bu tip uyarılarla ayağını denk alamaya çağrılmaktadır. Keza ne ABD ne de “cemaat”, AKP’nin son süreçte Gezi İsyanıyla geldiği durumdan hoşnuttur. Ayrıca Suriye ve Ortadoğu’da AKP ile gelinen nokta tüm ilişkilerin TC’nin eline yüzüne bulaşmış olması kimseyi memnun etmemektedir.

Sonuç olarak, “Fidan” kavgası, cemaat ile Erdoğan’ın kişisel iktidar kavgası değildir. Gezi’de, ODTÜ’de, Tuzluçayır’da, Gülsuyu’nda ve Rojava’da katledilen “fidanların” isyan ruhunu kuşanmasıyla tutuşan egemenlerin birbirinin ipini çekme kavgasıdır. 

Daha fazla göster

İlgili Makaleler

Diğer içerik
Kapalı
Başa dön tuşu