Makaleler

GDO’lu tarım açlığa çare mi?

2009 yılının ikinci yarısında ülke gündemine yerleşen, biyoteknoloji biliminin ürünü GDO’lar yoğun bir şekilde tartışılmaya devam ediyor. Yaratılan tüm bilgi kirliliğine rağmen, insan ve doğa üzerindeki gelecek nesillere de aktarılan etkilerinden dolayı konu geniş kesimlerde duyarlılık ve tepki oluşturmuş durumda.

Hem bu bilgi kirliliğini az da olsa sadeleştirmek hem de arka plana atılmış bazı konuları dile getirebilmek adına meseleye bir kez daha değinmek gerekiyor. Türkiye’nin GDO’lu ürünlerle nasıl tanıştığı, sürecin işletiliş biçimi, bu ürünlerin ülkeye sınırsız girişi ve üretimi halinde ortaya çıkacak zarar, bildiğimiz bazı doğruları ve adresleri bir kez daha işaret ediyor.

Neo-liberal süreç dünyada olduğu gibi Türkiye’de de tarıma yapılan saldırılara ivme kazandırmıştır. 2006 yılında çıkartılan Tohumculuk Yasası’yla tarımda küçük üreticilerin eriyerek üretim dışına çıkışları hızlanmıştır. Aynı zamanda GDO’lu ürünlerin ülkeye rahatça giriş pasaportu da olan bu yasa köylülerin kendi tohumu üzerindeki tasarruf ve mülkiyet hakkını da elinden almıştır. Köylü kendi tohumunu kullanamaz, satamaz, bu tohumlardan elde ettiği ürünleri pazara çıkaramaz hale gelmiştir.

Bazı Afrika, Asya ve Latin Amerika ülkelerinde daha erken başlatılan bu saldırılar tüm dünyaya özellikle de sömürge ve yarı-sömürgelere yayılmıştır. GDO’lu tarıma yönelim bu ürünlerin emperyalist tarım şirketlerine yüksek kazançlar getirmesinden kaynaklanmaktadır. Kârlılıklarının temelinde ise bu üretim biçiminin emperyalist tohum ve ilaç şirketlerine yoğun bir bağımlılık oluşturması yatmaktadır. Sadece bir sefere mahsus ürün veren terminatör (kısır) tohumlardan, bir sonraki yıl ürün vermesine rağmen bu ürünün meyve oluşturabilmesi için aynı şirketin ürettiği kimyasal karışmalara ihtiyaç duyan traiter (hain) tohumlara, üretim koşullarının aşırı zorlanması ve yoğun bir kimyasal ve biyoteknolojik muameleye maruz kalan tarla ortamından her geçen yıl daha fazla tarım ilacına ihtiyaç duyulmasına kadar bağımlılık düzeyi sürekli artış halindedir. Taşıdığı yüksek tarım potansiyeli nedeniyle Türkiye’nin bu kâr hesabının dışında tutulması elbette beklenemezdi.

Nitekim 1990’ların sonlarına doğru GDO’lu gıdalar Türkiye’ye kontrolsüz bir biçimde (ilgili firmanın ürününün GDO’suz olduğunu ibraz etmesi yeterli oluyordu; analiz ve denetim söz konusu değildi) girmeye başladı. Süreç 2009 Mayısında ABD’ye GDO ve tohum gezisi düzenlenmesiyle yeni bir boyut kazandı. TÜBİTAK temsilcilerinin ve milletvekillerinin katıldığı bu gezi ile birlikte gayrı resmi olarak zaten başlamış olan gelişmelerin resmi çerçevesinin çizilmesi kararı alındı. Yine 2009 yılının ortalarında Tarım ve Köyişleri Bakanlığı’nın adı Tarım ve Gıda Bakanlığı olarak değiştirildi. Türkiye tarımının ve gıda piyasalarının dünyadaki gelişmelere paralel şekillendirilmesinin yani sömürünün yoğunlaştırılmasının adımlarından biri olan bu değişiklik kamuoyuna açıklanırken üzerinde durulan noktalardan birisi; “…yasal düzenlemeler yoluyla üretimin modernleştirilmesi ve gıda mevzuatının yapılandırılmasıyla, GDO’lu gıdalarla ilgili başıbozukluğun giderileceği…” iddiasıydı. Ardından GDO yönetmeliği çıkarıldı. Yasa yerine yönetmelik çıkarmayı tercih eden Bakanlık, içerik açısından yasanın yönetmelikten farklı bir durum arz edeceğinden değil, bu konudaki mevzuatta istediği zaman rahatlıkla oynayabilmek için bunu tercih etmiştir.

Nitekim, “Gıda ve Yem Amaçlı Genetik Yapısı Değiştirilmiş Organizmalar ve Ürünlerin İthalatı, İşletmesi, İhracatı, Kontrolü ve Denetimine Dair Yönetmelik”te çıkartılmasının hemen ardından değiştirildi. Yapılan değişikliklere bir de geçici madde eklendi. Kamuoyunda oluşan tepkilere karşı yapıldığı söylenen “iyileştirme” tam tersi bir amaca hizmet ediyordu. Bu geçici maddeye göre 1 Mart 2010 tarihine kadar her türlü GDO’lu ürünün tıpkı yönetmelik çıkartılmadan önce olduğu gibi hiçbir kontrole tabi olmadan ülkeye girmesinin yolu açılmaktaydı. Yasal süreç ve tartışmalar halen devam etmektedir. Ancak geniş halk kesimlerini içine alan caydırıcı ısrarcılıkta bir karşı koyuş örgütlenemezse emperyalist şirketlerin aleyhine yani şimdiki durumun ötesinde bir düzenleme yapılması beklenmemelidir.

Tüm bu gerçeklere rağmen GDO’lar açlığa çare olarak sunuluyor. Oysa dünya, üzerinde barındırdığı insanların yarısını hızla açlığa mahkum edecek saldırılar zincirinin önemli halkalarından biriyle karşı karşıyadır. GDO’lara her yönüyle karşı durulmazsa Türkiye için de durum kaçınılmazdır. Ülke nüfusunun önemli bir bölümünü oluşturan köylüler üretimsizliğe itilerek topraklarından koparılıp açlığa mahkum edilecektir. Suyun başını tutan, pastadan en büyük payı alan tarım ve gıda şirketlerinin hemen hemen tamamı GDO sektöründe faaliyet yürütmektedir. Monsanto, Duport, Sygenta gibi bugün artık TEKEL haline gelmiş şirketlerin dünya çiftçileri ve köylüleriyle ticari ilişkileri sonucu büyük yıkımlar yaşanmaktadır. Tohumculuk Yasası’nın oluşturduğu sınırlama köylüyü GDO tekellerine mahkum etmiştir. Önceleri ucuz tohum satıp, kredi vererek köylüyü GDO tekellerine bağımlı hale getiren, ardından da her geçen yıl tohum ve ilaç fiyatlarını artıran tekeller zamanla borcunu ödeyemez hale gelen üreticinin tarlasını ipotek ederek bu arazilere el koymaktadır. Dünyanın pek çok yerinde bu süreç vahşi bir şekilde devam etmektedir. “Pazarın büyük payını elinde tutan Monsanto 7-8 yıl içinde bu yolla binlerce dönüm arazi almıştır.” Bugün sayıları 1 milyarı geçen açlık çeken insanların yakın gelecekte nasıl 3 milyara ulaşacağının cevaplarından birisi de budur. İşte “açlığa çare” denilen GDO’lu tarımın gerçek yüzü.

İnsan sağlığını bozan, gelecek nesillerin üreme yeteneğini tehdit eden, doğadaki bitki çeşitliliğini ortadan kaldırarak doğal dengeleri alt üst eden, kirleten üstelik de bilinen diğer artım tekniklerinden daha verimli olmayan… GDO’lu ürünlere dünyanın ihtiyacı yoktur! İklim, toprak ve bitki çeşitliliği bakımından taşıdığı zenginlik ve potansiyel düşünüldüğünde Türkiye’nin de GDO’lu ürünlere, tarıma kesinlikle ihtiyacı yoktur! Biyoteknoloji lobileri Türkiye’ye bu ürünleri sokarken, AB’de son yıllarda GDO’lu ürün yetiştirilen tarım alanlarının yüzde 21 arttığını söylemektedirler. Oysa Avrupa’da son yıllarda GDO’lu tarım yüzde 35 azalmıştır. Emperyalistler nükleer santraller, GDO’lu üretim gibi atıl ve kirli teknolojileri yarı-sömürge ve sömürgelere dayatmaktadırlar. Bugün Türkiye’de yaşananlar da bundan ibarettir.

Daha fazla göster

İlgili Makaleler

Diğer içerik
Kapalı
Başa dön tuşu