Makaleler

HALKLARIN GÜCÜ KARŞISINDA ÇARE DEĞİL, BİÇAREDİR BEYAZ ORDU!

Ortadoğu/Arap dünyasındaki isyan dalgasının ikinci büyük durağı Mısır’da halk, son firavun Mübarek’in devrilmesini kutluyor. Bunun önceki şenlik ve kutlamalardan ayrılan tarafı, kendi elde ettiği zafere ilişkin olmasıdır. Evet, Tunus ve Mısır’daki ayaklanmaların belli bir hedefe de ulaşan boyutuyla verdiği en önemli mesaj, halkın gücüne dairdir. Zalimlerin, diktatörlerin kaçınılmaz sonuna ilişkin mesajla güçlenen politik boyut ise, sınıf mücadelesinin tarihin motoru olduğu ve gerçek belirleyenin bu eksende sonuçlar üreterek yol aldığıdır.

Emperyalist-kapitalist sistemin mutlak bir egemenlik kurarak “tarihin sonu”nu getirdiği, başka bir ifadeyle sonsuza kadar gidecek bir düzeni ifade ettiğine dair iddianın, bırakalım sisteme entegre olanlar, onun herhangi bir parçasında “muhalefet” konumu alanların ciddi bir bölümünce de kabullenilmesi, en azından çok uzun yıllar çatlak ses çıkmadan yol alınacağına kanıt olarak gösteriliyordu. Öyle ki, bu süreçte gelişen çeşitli halk savaşı pratikleri ve ulusal kurtuluş hareketleri de önce istisna parantezine alınıyor sonra da değersizleştirme, yok sayma ya da yozlaşma çukuruna hapsedilmeye çalışılıyordu.

Bu ideolojik saldırının 1990’larda sosyal-emperyalist bloktaki çöküşe paralel devreye sokulması ile beraber, “zafer”i kalıcılaştırma çalışmalarının en önemli aktörleri sistemin çeşitli ülkelerdeki temsilcileriydi. Egemen sınıfların iktidarına ölümsüzlük kazandırmak için sistem her ülkedeki özgün sürece uygun bir hâkimiyet şekillenmesi yaratmış ve sosyo-ekonomik özellikler, gerici ve faşist rejimlere özgü elbiseler dikmişti. Bu biçimler ne kadar farklılaşsa da öz değişmiyor, devlet bilinen bütün asli kurumları üzerinden mekanizmayı sağlama alıyordu. Sermayenin istisnasız bütün egemenlik alanlarında kurduğu zor mekanizmasının temel dayanağı silahlı güçlerdir. İdeolojik aygıtların gövdesini yasladığı bu gücün, “ulusal” karakterle bütünleşme olgusunun temelinde de tarihsel süreç içerisinde yine bu çerçevede oynanan rol gerçekliği bulunmaktadır.

Ordu’nun devlet yapılanmasındaki bu rolü, zor olgusuna ait araçları elinde bulundurmasından ötürüdür. Devrimlerin temelli değişime yol açabilme kabiliyeti sınıfsal karakterle ilgili olduğu kadar, şiddeti hangi boyutta içerdiği ve karşı-devrimin şiddet gücüne ne oranda yöneldiğiyle ilgilidir. Ordu, tıpkı devlet ve ona ait diğer kurumlar gibi sınıflar üstü bir nitelik taşımaz. Egemen sınıfların çıkarlarını korumak için vardır ve ona göre yapılandırılmıştır. Diğer bütün kurumlardan daha çok sınıflar üstü bir konuma oturtulmaya çalışılmasındaki esprinin ana nedeni de statüsünden ötürüdür. Nitekim en kritik safhalar ve sorunlarda dahi yıpratılmamasına gösterilen özeni bu pozisyona bağlı olarak algılamak gerekir.

Mısır’daki halk hareketinin Mübarek’i devirmesine karşın ordu basamağına gelip durması, bir yanıyla güç ama diğer yanıyla onu sistemden soyutlayan algı sayesindedir. Bu yüzden de ordu sürekli kritik bir eşikte tutulmakta, halkla karşı karşıya getirilmemesine çalışılmaktadır. Devreye girdiği bütün anların yüksek bir tehlike ve düşman tehdidiyle açıklanması da yıpranma payını en aza indirme çabasının ürünüdür ve aksine bütün mekanizma o pratikten daha güçlü çıkması için işlemeye devam etmektedir. Bu durum, burjuva demokratik sistemler bakımından da geçerlidir ve nihayetinde seyrek devreye girme halinin işleri daha da kolaylaştırdığı bir gerçektir. Bütün devlet bütçelerinde silahlı kuvvetlerin aslan payı alması ve silahlanma yarışının hız kesmeden sürmesi bu gerçeğin açık kanıtıdır. Militarizmin her daim önde gelen ideolojik gücünün kaynağını anlamak hiç de zor değildir. 

Tıpkı Mustafa Kemal gibi Mısır’da “devrimci” hatta “sosyalist” kimlikler de atfedilerek yâd edilen Nasır, bir ordu mensubu olduğu gibi devamında iktidara gelen Enver Sedat da öyledir. Eski Hava Kuvvetleri Komutanı Mübarek ve şu anda ipleri elinde tutan Hüseyin Tantavi (Yüksek Askeri Konseyin başındaki Savunma Bakanı) de aynı “ocak”tan yetişmiştir. Ordu’nun Mübarek çekilene kadar sessiz kalması ve isyan eylemleri sürerken müdahalede bulunmamasını, rejimin sigortası olmanın hareket tarzıyla yorumlamak gerekir. Halk hareketinin başlama ve gelişim safhalarında Mısır egemen sınıflarının -çeşitli aktör ve kurumlarda somutlanan- davranışına emperyalistlerin yön verme gayreti (Obama’yı aşan yetkilere sahip Frank Wisner isimli “özel” şahsiyetin tavrı ve temasları), bu gerçekliğin dışında değerlendirilmemelidir.

Mısır’da halk ayaklanmasının şimdilik dayandığı sınırda devlet adına “muhatap” olarak kendini gösteren ordu, bundan sonraki sürece verilmeye çalışılacak yönün gelişimine bağlı olarak “hâkim” ve “emanetçi” pozisyonundan çıkabilecektir. Çok önemli bir isyan dalgası yaratan ve başarılı sonuçlar elde eden ayaklanmanın “devrim” olarak değerlendirilebilecek aşamaya ulaşma şansının, önderlik ve örgütlenme zafiyeti nedeniyle çok düşük bulunması, ordu’nun “sivil” döneme geçiş (emperyalistlerin tabiriyle “düzenli” ya da “yumuşak” geçiş) sürecinde üstlendiği görevin yükünü hafifletmektedir.

Mısır’daki isyanın zirve noktasında sahne alan ordunun, aynı günlerde Türkiye’deki gündemin –yine- başköşesini işgal etmesi belki “rastlantı”dır ama ilgisiz değildir. Bu kurumun yakın tarih içinde önce 12 Eylül sonra da Ulusal Hareket’in yürüttüğü savaş, ardından da “darbe” tartışmalarıyla yüklü klik çatışmasının merkezinde yer alması, yine yukarıda çizdiğimiz gerçekliğinden ötürüdür. Bu süreç içerisinde ordunun bütün faaliyetleri bir biçimde tartışılır olmakla beraber, en fazla “mutabık” kalınan eleştiri noktasında bile “itibar” kaybına uğramasından sakınılmaktadır. Zira bu yöndeki her gelişme ve sonucun olası faturasının hep birlikte ödenmesi söz konusudur ve böyle bir lükse sahip olmadıkları iyi bilinmektedir.

12 Eylül, gelinen aşamada neredeyse “herkes” tarafından eleştirilen bir dönemdir ancak onunla yüzeysel/sembolik hesaplaşma yoluna dahi gidilmemektedir. “Askeri darbe” olgusu AKP’nin yönetme pratiğinde en önemli argümanıdır ama bir takım aktörlerin harcanmasından öte, ne asıl odaklara ne de kurumsal varlık bağlamındaki esas kaynağa yönelim olmuştur. Eşyanın tabiatına uygun bu durum TSK ile kurulan bütün ilişkilerdeki konum alışla da sabittir. Biçimsel olarak MGK’da yapılan değişim, askerin yönetsel kattaki ağırlığını (ayrıca Emasya protokolü) değiştirmediği gibi, savaştaki inisiyatifine dokunulmamış, denetimden (Sayıştay) muaf hali sürmüş ve sermayeyle kurulu organik ilişkisi konu bile edilmemiştir.

Gaf uzmanı Süheyl Batum’un ordunun müdahalesizliğinden yakınırken sarf ettiği, “kâğıttan kaplan” (Başkan Mao’nun kulakları çınlasın!) sözü üzerine, sıraya girmek suretiyle önce Tayyip sonra Bahçeli ve de Kılıçdaroğlu’nun orduyla ilgili büyük saygı, koruma ve özen içeren ifadeleri de iman tazeleme cinsindendir. “Karşılıksız kalırsa TSK ile futbol topu oynar gibi oynarlar. Bunun bedeli ödenmelidir, ödettirilmelidir” diyen Tayyip’le, “Ordu ancak CHP genel başkanınca eleştirilebilir (aslında eleştirilemez).” diyen Kılıçdaroğlu aynı noktada durmaktadır.

Kıbrıs’taki işgale karşıymış gibi görüntü veren/söylem tutturan AKP’nin son protesto gösterileri vesilesiyle gerçek bakışını ortaya koyan “beslemeler”,“sayemizde güvencedesiniz” “şehidim var gazim var… stratejik olarak ilgiliyim” sözlerine en büyük desteğin işgal valisi Rauf Denktaş’tan gelmesi (“Bu soytarıların amacı Türkiye ile Kıbrıs Türkü’nün arasını açmaktır. Biz de sayın Erdoğan’dan daha fazla öfkeliyiz bunlara.”) de aslında şaşırtıcı değildir. Hiçbir kurum için bu yaklaşımın gösterilmediği, gösterilemeyeceği gerçeği, hem tüm egemen sınıf partilerinin devlete olan mesafesi ve ilişkisi, hem de aralarında öz itibarıyla ne kadar “fark” olduğuna kanıt oluşturmaktadır.

Zamanlaması yine son derece anlamlı olan, Balyoz davası “sanık”larıyla ilgili verilen toplu tutuklama kararı (11.02.11), AKP’nin genel seçimlere doğru (son süreçtekilerde olduğu gibi) yaslandığı temayı güçlendirmekten başka, ordu içinde ve üzerindeki etkinliği artırmayla da ilgilidir. Gelişmeye CHP ve MHP’nin infialli ve sert yaklaşımı da bu konudaki saflaşmanın devamı olarak gündeme gelmiş ve yargıda değişmekte olan denge durumuna ışık tutmuştur. Ordu’ya karşı yaklaşım, zora/şiddete biçilen rolle doğrudan ilgilidir ve devlet/sistem/sermayeden yana açık bir tercihi yansıtır. Tam da bu nedenle yalnızca egemen sınıf temsilcileri değil, devletle hesaplaşma ya da sistemle kurulan ilişkide “içeriden” pozisyon alan milli ve küçük burjuvazinin duruşu da sorunlu olmaktadır…

Askeri darbeleri istisnai bir durum olarak gösterip TSK’yı bu “suç”/refleksten ayırmaya çalışan CHP ya da MHP’ den çok AKP’dir. Hiçbir düzen partisi ya da kliği, kendisine karşı bir harekete bulaşmış olsa dahi, böylesi ana unsurlardan birisiyle vedalaşma tavrı geliştirmez, geliştiremez. Tunus ve Mısır’da yaşananların altını çizdiği bir diğer gerçeğin Ordu’ya ilişkin olduğu, onun ne kadar önemli bir güç ve yer işgal ettiğidir. Yarın başları daha büyük derde girdiğinde, dönüp de yardım isteyecekleri/bekleyecekleri güç yine TSK’dır. Aynı sınıfların çıkarı için çalışanların kader birliğidir bu.

Artık “kazalarda”, patlamada, göçükte 10’ar 15’er bilançolu emekçi katliamlarının yaşandığı, kırıntı düzeyindeki hakların torbaya doldurulduğu, kölelik ve ölümüne itaatin dayatıldığı, Türkiye Kürdistanı’nda peş peşe toplu mezarların ortaya çıktığı bir ülke gerçekliği vardır ve korkunun bacayı sarmaması için hiçbir sebep yoktur. Arap dünyasındaki depremin öncü olduğu, daha büyük ve esaslıları için sanıldığından da az bekleme süresi bulunduğu, yaşanacak ve görülecektir. Sorunun enteresan yanı, çok şeyin farkında olan egemenlerin bunu en az bizler kadar biliyor olmasıdır. Ordu’nun tam da bu sıralar, baş tacı mertebesine halel getirilmeden “darbe”den arındırılması sürecini izlemeye devam edenlerin, bu silahın da kaçınılmaz sona çare olmadığını anlama şansları bulunmayacak, anladıklarında iş işten geçmiş olacaktır… 

Daha fazla göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu