GüncelManşet

(Yorum) Bir devlet gerçekliğinde “Babalar ve Oğulları”

Dün sabah saatlerinden itibaren düğmesine basılan ve “yolsuzluğa karşı mücadele” adı altında sürdürülen operasyonda 50’den fazla kişi gözaltına alınırken; bugün de 5 emniyet müdürü görevden alınarak, jet hızıyla yerlerine atama yapıldı.

Yapılan açıklamaya göre İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın yaklaşık bir yıllık teknik takiple sürdürdüğü üç ayrı soruşturma, dün sabah, bakanlar Zafer Çağlayan, Muammer Güler, Egemen Bağış ve Erdoğan Bayraktar’a da uzanabilecek bir operasyona dönüştü.

Polis ekipleri İranlı patron Reza Zarab, kentsel dönüşüm talancısı Ali Ağaoğlu, Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar’ın oğlu Abdullah Oğuz Bayraktar, Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan’ın oğlu Salih Kaan Çağlayan, İçişleri Bakanı Muammer Güler’in oğlu Barış Güler, Erdoğan Bayraktar’ın danışmanı Sadık Soylu, Taşyapı’nın patronu Emrullah TuranlıYorum İnşaat’ın sahibi Osman Ağca, Halk Bankası Genel Müdürü Süleyman Aslan ve Fatih Belediye Başkanı Mustafa Demir’in de aralarında bulunduğu 50’yi aşkın kişiyi gözaltına aldı.

İsimler, öyle pek “sıradan” değil… Dolayısıyla bu “yolsuzluk” operasyonunu da “sıradan” ele almamak gerekiyor.

 

“Ve cemaat şah çekti”

Recep Tayyip Erdoğan markası ile 2002’de iktidara gelen AKP, aradan geçen 11 yıl boyunca öncülerinin başlatmış olduğu birçok konuda önemli adımlar atmış ve temsil ettiği egemen sınıflar ile hizmet ettiği emperyalistler açısından çeşitli başarılara imza atmıştır.

Toplum dizaynından hâkimiyet alanını genişletmeye, talandan sömürüye, katliama kadar çeşitli konularda “başarıya” imza atan AKP hükümeti elbette bunu tek başına yapmadı. Çok çeşitli cemaatlerin ve de özellikle diğer cemaatler üzerinde ciddi etkisi bulunan ve bu etkisini de ABD emperyalizmine doğrudan hizmet etmesiyle sağlayan Gülen Cemaati’nin ortaklığında hükümet olundu.

Zaten bu tarihten itibaren de devlet kurumlarında çeşitli paylaşımlar, kadro yerleştirmeler yapılmaya başlandı. Nitekim son günlerde bizzat Erdoğan’ın itiraflarıyla da polis teşkilatının Gülen Cemaati’ne verildiği açıklanmıştı.

Cemaat ve AKP’nin “kardeş kardeş” halkın üzerine bir kabus gibi çökme projeleri, planları hayata geçirilmeye çalışılırken, yıllar yılları kovaladı. Ama bir süre sonra 2002’de hızla iktidara gelen ve AKP’nin temsil ettiği bu kesimin zannedildiği kadar homojen, zannedildiği kadar “kardeş kardeş” geçinen bir bileşen olmadığı açığa çıktı.

İlk olarak 2011 seçimlerinin hemen ardından MİT Müsteşarı (ve aynı zamanda Erdoğan’ın sağ kolu) Hakan Fidan hakkında “terörle ilişkilenmesi” sebebiyle gözaltına alınması kararının verilmesi, “hükümete darbe operasyonu” olarak görülmüştü. Cemaat-AKP arasındaki dalaşın dışarıya yansıyan ilk çatlağı olarak görülen bu olayın ardından kısa süre sonra verilen “kardeşlik mesajları” ile bu çatlak kapatılmaya çalışılmış; ancak içten içe kaynayan bir kazan misali çatışmalar devam etmişti.

Zaman zaman dışa vuran bu kaynamalar, son olarak Kasım-Aralık aylarına damgasını vuran “dershane-özel okul” tartışmaları ile iyiden iyiye ayyuka çıktı. “Kapatacağız” (AKP)-“Kapattırmayacağız” (Cemaat) sürtüşmesi ile başlayan tartışmalar bir ara durulur gibi olsa da AKP’nin Cemaat fişlemelerinin açığa çıkmasının ardından yeniden alevlenen kavga Cemaat’in lideri Fethullah Gülen’in “kaset” açıklamaları ve hemen ardından dün başlayan operasyon ile “Bu son uyarı” (Cemaat)-“Boyun eğmeyeceğiz” (AKP) restleşmesi ile oldukça kırılgan bir noktaya gelinmiş bulunuyor.

 

“Kardeşlik yeminimi bozdum da geldim”

Aralarından su sızmayan ve “beden dili ile anlaşan” (R. T. Erdoğan) Cemaat ve AKP’ye ne olmuştu da, “kardeşler” arası ilişki bu noktaya gelmişti? En önemli sorulardan biri bu… Görünen o ki “kardeşler” arasına “iktidar” girmişti ve gözleri bürüyen bu hırs, “kardeşlik yemini”ni bozacak kadar büyüktü.

AKP’li hükümetler döneminin en önemli özelliklerini; sermayenin iyiden iyiye palazlanması (tabii en çok yandaşların), işçi-emekçilere yönelik hak gasplarının artması, kazanılmış hakların kırpılması, işten atmaların, taşeron ve güvencesiz çalıştırmanın ahtapot gibi ülkenin dört bir yanını sarması, işsizlik fonunun patrona devredilmesi, talan ve rant projeleri ile doğa ve halkın yaşam alanları mahvedilirken yandaş şirketlerin kasalarının dolup taşması, devletin hesap sorulamayan örtülü ödeneklerinin faturalarının kabarması olarak sıralamak gerekiyor.

Ayrıca gerek Suriye gerek Ortadoğu’nun diğer ülkeleri gerekse de Afrika ve Arap coğrafyasında kendisine emperyalistlerin güdümünde “karizma yaratma” çabasında olan Erdoğan ve AKP’si ile emperyalist projeler içerisinde “rol model” olmayı üstlenen bir iktidar gerçekliği de var ortada. Tabii bu denkleme, Ortadoğu’nun önemli 4 devleti tarafından (TC, İran, Irak ve Suriye) toprakları ilhak edilmiş Kürt ulusunun mücadelesinin etkilerini, TC’nin buradaki ağırlıklı rolünü ve de son birkaç yıldır “açılım” ve “çözüm süreci” adı altında sürdürülen politikanın önemini de eklemek gerekir.

Ve tüm bunların hepsi (ve eksik bıraktıklarımız) için geleceğe dair hayata geçmemiş bir sürü plan var hala… Kentsel dönüşüm projelerinden HES’lere, Ulusal İstihdam Stratejisi’nden bölgesel asgari ücret uygulamasına, kıdem tazminatından sendikaların altını boşaltmaya, tüm devrimci-demokrat kesimlere yönelik saldırganlıktan ulusal hareketin tasfiyesine kadar…

Ama tüm bunların üzerinde özellikle devlet erkini ele geçirmede gösterdiği gayret ve “başarılı” sonuçlar “kardeş”leri birbirine düşürmeye yetecek kadar büyük bir dalaşa işaret etmektedir. AKP ve Gülen Cemaati, polis teşkilatından eğitime, yargıdan orduya kadar devlet erkini paylaşmış durumdalar.

Anlatmak istediğimiz “pasta büyüyor, kardeşlik bitiyor”! Şu anki dalaş, bu pastadan en büyük payı almanın ve karar mercilerinde daha fazla söz sahibi olmanın kavgası. Yani ortada Taraf gazetesi gibi “taraf olunacak” bir durum söz konusu değil bizler açısından.

 

“Esas ‘babalar’ ve ‘oğulları’…”

Bir noktayı atlamayalım.

Bu iktidar dalaşında emperyalist devletlerin de önemli bir payı var. Yoksa bu kadar ayyuka çıkan “kardeş kavgası”, “babalar” tarafından çoktan bastırılırdı.

Hatırlarsanız, Suriye’de iç savaş başladığından bu yana ABD emperyalizminin bölgedeki savaş çığırtkanlığını yapan TC’nin günümüz temsilcisi AKP; zaman zaman ABD’den bile ileri gidiyor, ABD ipini bıraksa Suriye halkını dişleri ile parçalayacak kadar azgınlaşıyordu.

Özellikle Guta Katliamı’nın ardından “Esad yönetiminin kimyasal silah kullandığına dair” iddiaların ardından sessiz kalamayacağını ilan eden ABD’nin Suriye’ye askeri saldırı girişiminde bulunma ihtimali kuvvetlenmiş, AKP’nin saldırganlığı artmıştı.

Devreye diğer emperyalist bloğun (Rusya, Çin vd.) girmesi ile emperyalistler arasında belli bir uyum yakalanmış, ABD geri adım atmak zorunda kalmıştı. Bu AKP’nin pek hoşuna gitmese de o da sesini kısmak zorunda kalmış, ancak el altından El-Nusra vb. kanlı çetelerle görüşmelerini, yardımlarını sürdürmüştü.

Ne var ki bu olayın ardından kısa bir süre sonra yine altından MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın imzasının çıktığı İran ile yapılan görüşmeler açığa çıkınca “Ortadoğu’nun şımarık çocuğu” İsrail ile ABD bu duruma kızmış ve ipleri biraz sıkmaya karar verdiğini açıklamıştı.

Son olarak geçtiğimiz günlerde KDP Başkanı Barzani ile Şivan Perwer’in Amed’de Erdoğan ile buluşması ile gölgede bırakılmaya çalışılan Irak Kürdistanı’ndaki petrole yönelik AKP’nin planlarının açığa çıkması ile Bağdat Yönetimi’nin dolayısıyla da ABD’nin rahatsızlığının arttığına dair açıklamalar yapılmıştı. Ayrıca AKP’nin Rusya ile görüşmelerin sıklaşması* ve Gezi İsyanı’nın ardından AKP’nin tahtının sarsılması ABD emperyalizminin AKP’ye yönelik alternatif arayışlarına girmesine neden olmuştu. Bakınız CHP’nin ABD “temasları” ve Cemaat ile yakınlığı…

 

“Çatışma sürecek”

Dünden bu yana yaşananları tüm bu parametreleri ile incelediğimizde açık ki, yaşananlar bir “yolsuzluk operasyonundan” çok bir iktidar çatışmasının sert bir dönemi, AKP’ye yönelik “son uyarı”dır. (Bu söz; Cemaat’e yakınlığıyla bilinen Zaman Gazetesi’nin yazarı Hüseyin Gülerce’ye aittir, 18 Aralık)

Yine bu sabah emniyet müdürlerine yönelik jet hızıyla yaşanan görevden alma, yerlerine atamalar yapılması ile dün Konya’da Şeb-i Arus töreninde Erdoğan’ın “Boyun eğmeyeceğiz” ve AKP Genel Başkan Yardımcısı Salih Kapusuz’un “Gücümüzü okyanus ötesinden almayız” açıklamaları da; AKP’nin bu “son uyarı”ya karşısında eli-kolu bağlı durmayacağını ve “kardeşlik yeminini” bozduğunu gösteriyor.

Her ne kadar Erdoğan’ın Başdanışmanı Yalçın Akdoğan, Cemaat’e meydan okuyan yazılarına son vermiş ve Kaybet kaybet sarmalına sürüklenmeyelim” minvalinde twitler atmaya başlamış olsa da AKP’nin bugünkü hamlesi gösteriyor ki, sırtını dayadığı bir “güç odağı” ve “bitmemiş barutu” var. Bu “güç odağı”nın ne olduğunu “bilemesek de”, bu konuda emin olduğumuz, bu “güç odağı”nın Erdoğan ve Kapusuz’un ifade ettiği “milletin iradesi” olmadığıdır.

 

“Devlet bilgileri elimizde!”

Tüm bunlar bir yana, bu dalaşın en önemli sonuçlarından biri de açığa çıkan bilgiler olmuştur. Bu bilgiler birçoğumuz tarafından malum gerçekliklere işaret etse de geniş halk kitleleri ve özellikle de AKP’nin 11 yıldır manipüle etmeyi başardığı halk kitleleri açısından önemlidir.

Bu dalaş içerisinde açığa çıkan bilgiler/ilişkiler/yolsuzluklar, her ne kadar devlet gerçeğinin/aysbergin görünen yüzü olsa da devlet teşhiri açısından önem taşıyor.

Bu operasyonun AKP’nin “başarılı” olduğu 2 önemli ayağa (Emniyet, operasyonu “3 ayaklı” ele almış ama bu da bizim ele alışımız…) yönelik olduğu açıkken, açığa çıkan bu kirli ilişkilerin devletin ta kendisi olduğunu görmüş bulunuyoruz.

 

1- Kara para aklama, altın kaçakçılığı, rüşvet…

İlk olarak; büyük patronlardan Reza Zarrab’ın başını çektiği kara para aklama, altın kaçakçılığı, devlet bürokratları ile oluşturulan büyük rüşvet çarkı ve bankaların bu soygundaki rolüne dair bir sürü bilgi açığa çıktı.

Soruşturmada Zarrab’ın bürokraside üç bakanla (Bakan A., B., C. yani İçişleri Bakanı Muammer Güler, Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan ve AB’den Sorumlu Devlet Bakanı Egemen Bağış) geliştirdiği ilişkiler ve rüşvet çarkı sayesinde Halkbank** üzerinden İran’a kaynağı belirsiz yüksek meblağlı para transferleri ve altın kaçakçılığı yaptığı belirtiliyor.

Dosyada geçen diğer bilgilerden bazıları şunlar:

 * Zarrab’ın öncülüğünde iki yöntemle para transferi gerçekleştirdiği, ilk yöntemin kuryelerle bavulla para transfer edilerek yapıldı. 2011 yılında kuryelerle Türkiye’den bavullarla illegal olarak Rusya’ya sokulmak istenen 150 milyon doların ele geçirilmesine kadar bu yöntem kullanıldı

İkinci yöntemin ise Halkbank’tan yapılan havaleler olduğu, Rusya’ya bavulla taşınan 150 milyon doların ele geçirilmesi üzerine Bakan A.’nın organizesinde Halk Bankası üzerinden İran’a yüksek meblağların rüşvet karşılığında transfer edildiği söylendi. 

* Halkbank’tan Bakan A. organizesinde yapılan para transferlerinde binde 3-4 oranında Bakan A.’ya rüşvet verildi. Halkbank Genel Müdürü Süleyman Aslan’a verildiği öne sürülen rüşvetler ise Bakan A.’ya verildiği iddia edilen rüşvetlerden düşüldü. Bakan A.’ya 103 milyon TL, Halkbank Genel Müdürü’ne ise 16 milyon TL rüşvet verildiğinin tespit edildi. 

* Zarrab’ın öncülüğünü yaptığı suç örgütünün olası takipten kurtulmak amacıyla sahte kimliklerle alınmış birebir telefonlarla birlikte “kırmızı hat” geliştirdikleri de dosyada yer aldı. İddiaya göre bu kırmızı hatlardan birini Bakan A.’nın oğlu kullanıyordu, Bakan A.’ya verilen rüşvetler de oğluna teslim edildi.

* Bürokraside karşılaştığı her türlü sorunu rüşvet ile çözdüğü iddia edilen Zarrab’ın isteklerinin, rüşvet karşılığında Bakan B. tarafından yerine getirildiği iddia ediliyor. Zarrab’ın bu çerçevede 20 milyon 500 bin lira karşılığında Euro ve Dolar rüşvet verdiğinin tespit edildiği iddia edildi. Zarrab’ın isteklerini Bakan B.’nin oğlunun takip ettiği, sonuçlarını Zarrab’a bildirdiği iddialar arasında. İddiaya göre bakanın oğlu, rüşvet ilişkisini maskelemek amacıyla Rıza Zarrab ile danışmanlık sözleşmesi bile imzaladı. Danışmanlık hizmet alımı için 720 bin dolara anlaşılmasına karşılık Bakan B.’ye teslim edilen rüşvetin 20 milyon 500 bin TL’yi bulduğu iddia edildi. 

 

2- Kentsel dönüşümde milyarlık vurgunlar

Gelelim operasyonda kapsamlı bir darbe yiyen diğer bir alana: Kentsel dönüşüm ve TOKİ…

Bu alanda aralarında Çevre ve Şehircilik Bakanlığı Danışmanı Sadık Soylu, Bakan Erdoğan Bayraktar’ın oğlu Abdullah Oğuz Bayraktar, Emlak Konut GYO Genel Müdürü Murat Kurum, “istedim, olducu” patron ve talancı Ali Ağaoğlu, Taşyapı’nın patronu Emrullah Turanlı, Yorum İnşaat’ın sahibi Osman Ağca gibi isimlerin de bulunduğu 22 kişi ile Fatih Belediye Başkanı Mustafa Demir, Belediye Başkan Yardımcısı Ednan Güler, Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu yetkililerinin de bulunduğu 32 kişi; iki ayrı operasyonla gözaltına alındı.

Gerçek dışı gelmedi bize ama gene de söyleyelim: Soruşturmada, herhangi birinin belediyelere başvurarak imar değişikliği istediği ve oybirliğiyle reddedildiği birçok arazinin, Bakanlık uhdesine alınarak yandaş şirketlere peşkeş çekildiği ve milyar dolarlık vurgunlara imza atıldığı gibi suçlamalar var.

Bu iki dosyadaki bilgilerden bir kısmını paylaşalım:

* İnşaat ihalesi verilen şirketlerin altyapı işlerinin Bakan Bayraktar’ın oğlunun gizli sahibi olduğu şirketlere gittiği, projeler önündeki engellerin de Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın müdahaleleriyle kaldırıldığı söyleniyor.

* İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin itirazına rağmen Ağaoğlu’nun Bakırköy 46 projesindeki yapmak istediği usûlsüz değişikliklerle ilgili de Çevre Şehircilik Bakanlığı tarafından imar değişikliği gerçekleştirildi.

* İmar ruhsatı verme yetkisinin normalde belediyelerde olmasına rağmen, belediyeler üç ay içinde ruhsatları onaylamazsa Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın devreye girdiği, belediyelerdeki bu dosyaların özellikle bekletildiği verilen diğer bir bilgi.

Yine belediyeler tarafından onaylanmayan plan tadilatları, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından Özel “Proje Alanı” veya “Kentsel Tasarım Projesi” ilan edilerek usulsüzlükler yapıldığı, imar planlarında değişiklik yaptıramadıkları arazileri Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın görev alanına almak için usulsüz şekilde Kentsel Dönüşüm Alanı veya Rezerv Yapı Alanı ilan ettirdikleri, Kültür ve Tabiat Varlıkları Koruma Kurulları’na rüşvet vererek tarihi yapıların bulunduğu arazileri, doğal sit alanlarını ve yeşil alanları imara açtıkları, imar planlarında huzurevlerini otel, eğitim alanlarını konut ve ticaret alanı olarak değiştirdikleri, soruşturma dosyasından damlayan kıymetli bilgilerden…

 

“Devletin kendisi rüşvetçi”

Görünen o ki, bu operasyon “yolsuzluktan” çok daha fazlasını açığa çıkardı. Bunun için elbette Cemaat’e minnettar değiliz. Ama bu bilgilerden yararlanmamak da olmaz! Ancak bu operasyonda açığa çıkan bu gerçeklerin, devletin “temiz eller” operasyonu gibi düşünme ve bunu umma saflığına da düşmemek gerekiyor.

Nasıl ki AKP’nin zamanında Ergenekon, Balyoz gibi operasyonlarla “derin devleti” yok etme mücadelesine giriştiğini iddia etmesi; aslında devleti “aklama”, halkın gözünde yeniden dizayn edilmiş gösterme, katliamların, faili devletlerin, infazların üzerini örtme ve hepsinden de önemlisi bu alanlarda da kendi iktidarını kurma ve amacı taşıyorsa; yani bir şekilde iktidar savaşının bir parçasıysa, bugün yaşananlar da farklı bir durum değildir.

Osmanlı’dan günümüze “devletin arpalıkları”nın devleti yönetenler tarafından talan edildiğini bilen halkımız, bu devletin soyunda-kütüğünde ve de kodlarında yolsuzluk, çürüme ve rüşvet olduğunu kendi günlük pratiğinden de bilmektedir. Hiçbir resmi işlemini fazladan üç-beş kuruş ödemeden yapamayan halkımız, iş daha büyük yerlere varınca meselenin trilyonlara dayandığını tahmin edemeyecek kadar saf değildir. Gülen Cemaati, AKP, CHP vb. vb. hepsi halkın emeğini-geleceğini çalmak için sıraya girmiş sırtlanlardır. Kendi aralarındaki çelişki ya da iktidar dalaşı bizim taraf olacağımız bir mevzu değildir. Hele ki, “AKP barış istiyor” “cemaat engelliyor” gibi “saf” değerlendirmeler yapmak hiç mümkün değildir.

Hatırlanacağı gibi Ergenekon ve Balyoz operasyonları sürecinde katliamlar, faili devletler, infazlar ucundan, kıyısından açığa çıkmış ve bu bile insanın kanını dondurmaya yetmişti. Bugün ise bakanlarından oğullarına, patronlarından başbakanına kadar herkesin dâhil olduğu bu rüşvet çarkının ortaya çıkması işin görünen kısımlardır.

Görünmeyeni tahmin etmek de zor olmasa gerek!

 

* Hatırlarsınız; Kasım ayının sonunda Erdoğan ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, St. Petersburg Konstantinovski Sarayı’nda Türkiye-Rusya 4. Üst Düzeyli Stratejik Konsey toplantısı düzenlemiş ve Erdoğan burada TC’nin Şanghay İşbirliği Örgütü’ne alınmasını teklif etmişti. Gerçi Putin cevap dahi vermemişti…

** Halkbank’ın ABD’de şubesi bulunmuyor. ABD’de şubesi bulunan bankalar ise ABD’nin İran’a yaptırımlarından dolayı Kara Liste’ye girme riski taşıyor. Bu nedenle iddiaya göre, şüpheli para transferleri tespit edilmesi halinde Kara Liste’ye girme riski bulunmayan Halkbank tercih edildi. (Radikal, Fatih Yağmur, 18 Aralık)

Ayrıca Halkbank geçtiğimiz aylarda İsrail lobisi AIPAC tarafından İran ile ticarette aracı olarak suçlanmış ve AIPAC, Halkbank’ı hedef aldıklarını, bu amaçla da ABD Dışişleri Bakanı John Kerry ve Hazine Bakanı Jack Lew’a mektup göndererek, “Sizden Halkbank’ın İran’a altın transfer edilmesindeki işlemleri ele almanızı istiyoruz” dediklerini belirten bir açıklama yapmıştı.

Daha fazla göster

İlgili Makaleler

Diğer içerik
Kapalı
Başa dön tuşu