Makaleler

İnançlara Özgürlük

Türkiye devletle yönetilir. Her ne kadar da adına cumhuriyet, yönetim biçimine demokrasi denilse de  halk müdahale  edemez, sesi çıkanın sesi kesilmeye, susturulmaya çalışılır.

TC’de  bütün  haklar  devletindir. Doğumuna, ölümüne, kaç çocuk yapacaksın, hangi okulda okuyacaksın, hangi dili konuşacaksın, hangi dine inanacaksın, hangi kültürü yaşayacaksın ve hatta kendisine nasıl  muhalif olacaksını bile dolaylı olarak veya doğrudan devlet belirler/belirlemek ister.

Devlete göre  TC topraklarında yaşayan ulusların, milletlerin ne olacağına yine  devlet karar verir; devlet “herkes ‘Türk’tür” dedikten sonra herkes Türk olmak zorundadır, herkes Müslüman’dır dedikten sonra herkes Müslüman’dır. İsterse olmasın, azınlık hakları kâğıt üstünde bir masaldır; mübadele; gelire, mülke, mahalle baskısı dâhil her türden müdahale, derken yol, “gönüllü” kaçıştır.

Kaçamayanların vay  haline. Kalanlar ya asimile olacak ya da devletin gösterdiği  hak  arama yollarıyla muhalif olacaktır. Devlet demokrasi ve demokratik ve barışçı yöntemleri dinlemez. Ya devletin dediği ya devletin dediği olur. Türkiye’nin en önemli sorunu bu dikta  devlet anlayışıdır.

Bu diktatör otoriter devlet yapılanması yüzünden TC devletinde yaşayan herkes baskı zulüm  ve çaresizlik  altındadır. Başta Kürtler olmak üzere halklar, azınlıklar, inançlar ve hakları baskı altına alınmaktadır.

Kürtler yıllar süren mücadeleden sonra ayrı bir halk olduklarını yıllardır bedel  ödeyerek  ve ödeterek halk savaşının kararlılığıyla kabul ettirdiler, fakat  azınlıklar ve inançlar henüz o kadar yol kat edemediler.

Devletin inancı zapturapt için Diyanet’i var. Diyanet’in kurulduğu 1924 yılından beri devlet İslamiyet dâhil tüm dinlerle sorunludur. Devlet İslam olmayan halkı “fiili ikna”yla halledemediği noktada asimilasyona başvurmaktadır. Bundan en çok nasibini alan, Hıristiyanlar, Aleviler ve diğer inançlardır.

Alevi araştırmacılarının ortaya koyduğu bazı  tespitler vardır.  Bu evreler sırasıyla şunlardır. Mayalanma evresi, Oluşum (şekilalış evresi) ve günümüzdeki Çözülüş evresi. Bize göre Aleviliğin yeniden yapılanmasının ve yeni boyutlar kazanmasının ipuçları  “mayalanma evresi” diye tanımladığımız ilk evrede mevcuttur. Biraz  değinmek  gerekirse;

1. Mayalanma Evresi

Bu evre ilişkiler ve kaynaklar bakımından oldukça zengin bir dönemdir. Orta Asya, Yakın Doğu ve İran sürekli bir çalkantı içerisindedir. Göç dalgaları ve bu toplumsal dalgalanmaların yarattığı yeni sosyo ekonomik koşullar iktidarların da sürekli el değiştirmelerine yol açıyordu. Egemenlerin uyguladığı ağır vergilendirmeler, talan ve yakıp yıkmalar insanları bezdirmekteydi. Bu ardı arkası gelmeyen göçler çeşitli millet ve kavimlerin, boyların kaynayıp karışmasına, bir kültür ve inanç kanalına dönüşmesine yol açtı.

Uzak Doğunun köklü ve yerleşik inancı olan Budizm aracılığıyla reenkarnasyon-ruh göçü, nirvana, karma, mükemmel insan gibi insanı mistik dünyanın içine yerleştiren inançlar yayılırken, Zerdüştlük ve Maniheizmin gibi İrani dinler aracılığıyla da ışığın ve aydınlığın kutsal olduğu inancı kitleleri etkilemekteydi. Batı da ve Anadolu’da ise Antik Çağ Yunan felsefesinin etkileri hâkimdi. Özellikle Platon’un ve yeni Platoncu akımın öncüsü olan Plotonius’un evren insan ve yaratan hakkındaki felsefi düşünceleri Hıristiyanlık eliyle Anadolu insanını etkileyen önemli kaynaklardır. İlk çağ doğa filozoflarının evrendeki bütün varlıkların su, ateş, yel ve topraktan meydana geldiği, evrenin bir başlangıcı ve sonu olmadığı, her şeyin sonsuz bir devir daim içerisinde olduğu düşüncesi Anadolu insanını etkilemiştir.

Alevi1Orta Asya’dan İran- Horasan üzeri Anadolu’ya akan göç dalgaları kısa sürede Bizans surlarını yıkarak Anadolu’yu yeni yurtlar haline getirdi. Bu göçler uzun bir zaman dilimine yayılır ve Orta-Asya’dan kopan büyük kitleler yanlarında inanç önderleri konumunda olan ve topluluğun toplumsal, ahlaki ve inançsal ihtiyaçlarına cevap veren dedeler, babalar, dervişler, şamanlarla birlikte gelirler.

Anadolu’ya gelen bu kitleler zaman içerisinde Anadolu’nun yerleşik halklarıyla kaynayıp karışarak, hem Anadolu’ya sosyal ve kültürel açıdan yeni bir çehre kazandırır, hem de süreç içerisinde Anadolulaşırlar.

Anadolu göçler öncesi Hıristiyanların yaşadığı bir coğrafyaydı. Hititler, Lidyalılar, Frigyalılar, Urartular ve Bizanslar gibi köklü kültür ve medeniyetlerin izlerini taşımaktaydı. Şarabın, buğday başağının, ateşin, suyun, kısacası bütün doğanın ve doğadaki canlıların kutsallığına inanırlardı.

Anadolu’da göçlerden sonra kurulan ilk devlet Selçuklu devleti olmuştur. Kısa sürede Anadolu’da genişlemeye başlayan Selçuklu devleti, kırsal alanlarda yaşayan halk zümreleri üzerinde sömürü ve baskıyı yavaş yavaş artırmakta ve bir yandan da Arap ve Fars kültürünün etkisi altına girmekteydi. Merkezi devletle kırsal arasındaki çelişkilerin yoğunlaşması sonucu 1239-1240 yılları arasında bütün Anadolu’yu saran bir halk hareketi patlak verdi. Bu hareketin öncüleri baba İlyas ve baba İshak adında iki derviştir. Babaların önderlik ettiği bu ayaklanmaya yüz binlerce Türkmen ve diğer alt tabakadaki ezilen zümrelerden insanlar katılmış ve Selçukluya zor anlar yaşatmışlardır. Bu ayaklanma sonunda kanla bastırılmış ve önderlerinin yanı sıra binlerce derviş ve baba idam edilmişlerdir. Bu dönem Aleviliğin yavaş yavaş mayalanmaya başladığı dönemdir.

Daha önce göçler dolayısıyla doğu Türkistan ve İran’da sufiler kanalıyla İslamiyet’in batını yorumuyla tanışmış olan bu insanlar, daha evvelki dinsel tecrübe ve gelenekleriyle bu yeni dinin bir sentezini yaparak Anadolu Aleviliğinin temellerini atarlar. Lokman Parende, Hacı Bektaşi Veli, Sarı Saltık, Ahi Evren, Kaygusuz Abdal, Yunus Emre, Taptuk Emre ve daha niceleri yukarıda anlatmaya çalıştığımız bir kültür ve inanç coğrafyasında ortaya çıkmışlar ve Anadolu Aleviliğinin Anadolu’daki ilk gözelerini olmuşturlar. Aynı zamanda çeşitli inanç ve kültürlerin bir sentezi olan Alevilik kırsal alanda derviş ve babaların sayesinde hızla yayılırken, Sünni inancı benimseyen Selçukluyla arasındaki mesafe de sürekli açılmaktaydı.

Gerek Babailerin ayaklanması gerekse Moğol istilası Selçuklu devletinin sarsılmasına ve nihayetinde yıkılmasına yol açtı. Alevilik açısından baktığımızda biz bu döneme  oluşum evresi ya da Alevilik durum alışı diyoruz. Şimdi bu evreyi biraz daha yakından inceleyelim:

 

2.Oluşum ya da durum alış evresi

 

Aleviliğin oluşum süreci 13. yy ile 15.yy gibi iki yüz yıllık bir zaman dilimini kapsar. Elbette Alevilik sürekli bir değişim ve gelişim çizgisi üzerinde yükselerek bugünlere gelmiştir. Ancak, bu öğreti ve inancın temelleri sözünü ettiğimiz bu iki yüzyıllık süreçte atılmıştır.

Hacı Bektaşi Veli 1240 yılında kardeşi Menteş ile birlikte Horasan üzeri Anadolu’ya gelir. O zamanlar Anadolu’da dört çeşit derviş zümresinden bahsedilmektedir. Bunlar sırasıyla şunlardır: Horasan Erenleri, Rum Erenleri, Bacıyanı Rum ve Gaziyani Rum.

Özellikle sınır boylarına yerleştirilen göçebe kavimler inanç ve kültürde daha esnek bir yapıya sahip olduklarından dolayı yerleşik halkla kaynayıp karışma konusunda pek zorluk çekmezler. Bu yoldan yayılmaya başlarlar.

Suluca Karaca höyüğe yerleşen Hacı Bektaşi Veli kısa sürede Anadolu dervişlerinin gönlünü kazanır ve onlar tarafından büyük bir saygıyla anılır. 13.yy Anadolusu Kalenderiler, Hayderiler, Ahiler, Karmatiler, İsmaililer ve daha nice derviş zümreleriyle kaynamaktadır.

Usta çırak ilişkisiyle dergâh eğitiminden geçen dervişler Mürşitlerinin emriyle çeşitli yörelere giderek barış, hoşgörü, paylaşım, dayanışma, kardeşlik ve sevgiyi insanlara taşımayı kendilerine bir görev olarak görmüşlerdir. Hacı Bektaşi Veli de bunlardan biridir. Anadolu erenlerinin piridir.

Babai isyanlarından sonra da Anadolu çeşitli halk isyanlarıyla ve katliamlarla sarsılır. Şah Kulu isyanı, Kalenderi isyanı, Celali isyanları, Şeyh Bedreddin’in müritleri olan Börklüce ve Torlak Kemal öncülüğünde başlayan isyanlar bunlardan sadece bir kaçıdır.

Bu toplumsal çalkantılar Aleviliğin yavaş yavaş şekillenmesine ve Anadolu’da önemli bir güç haline gelmesine dolaylı olarak katkıda bulunur.

Selçuklu devleti toplumsal sorunlara daha fazla yanıt veremez duruma gelir ve sonunda tarihe karışır. Onun yerini daha sonra küçük beylikler almaya başlar.

Hacı Bektaşi Veli’nin hakka yürüyüşünden sonra (1271)  bir rivayete göre Abdal Musa emanetleri Kadıncık Ana’dan alır ve Hünkârın öğretisini sistemleştirerek bir tarikat haline getirir. Zaman içerisinde büyük dergâhlar kurulmaya başlar ve Anadolu’daki Kalenderilik, Hayderilik, Bedreddinilik, Hurifilik ve Şiilik gibi sufi ve derviş akımları Bektaşilik içinde eriyerek yeni bir senteze dönüşürler.

1300 yılında Söğütte küçük bir beylik olarak kurulan Osmanlı devleti İslamiyeti kabul etmiş olsa da halen Şamanizmin etkilerini taşımaktaydı. Bundan dolayı da Alevi-Bektaşi topluluklarıyla kültürel ve inançsal olarak önemli çelişkileri olmamıştır. Hatta ilk üç padişahın Bektaşiliğe sempati duydukları dahi söylenmektedir. Orhan Gazi 1363 yılında Bektaşi tekkesinin dualarıyla Osmanlının bir nevi milis gücü olan Yeni Çeri ocağını açması da buna bir örnektir.

Kırsal alanda yarı göçebe bir hayat yaşayan Aleviler dedelik ve babalık olmak üzere, erkânda bir birinden biraz farklı yol izleyen iki kol üzerinden teşkilatlanmakta ve yayılmaktaydı. Büyük yığınları temsil eden Bektaşilik iç Anadolu başta olmak üzere Trakya-Balkanlar-Arnavutluk ve Mısır gibi geniş bir çevreye dergâhlar vasıtasıyla yayılmaktaydı. Diğer ikinci kol ise ocaklar ve ocaklara bağlı dedeler tarafından ekseriyetle Doğu Anadolu’da yaygın bir örgütlenme oluşturmuşlardı.

Osmanlı devleti 15.yy dan sonra hızla değişmeye başlar ve İran’da kurulan Safavi devletinin de etkisiyle Sünni İslam’a tutunmaya başlar. Bu durum Aleviler açısından önemli bir dönüm noktasıdır. Sadece katliamlar değil karalama ve iftiralar yüklü hüküm ve şeyhülislam fetvaları da artmaya başlar. Osmanlı devleti ilk defa Anadolu’yu Alevilerden temizleme harekâtına başlar. Asimilasyona yatkın olan zümreleri ise sünni tarikatlar eliyle asimile etmeye başlar.

Anadolu Alevileri 15. yüzyıllara gelindiğinde iki büyük tekkeye bağlıdırlar: Anadolu’da faaliyet gösteren Hacı Bektaş tekkesi ile Safavilerin kurduğu İran’daki Erdebil tekkesi. Her iki tekkenin de Aleviler üzerinde büyük etkisi vardır.

Erdebil’deki tekkenin süreç içerisinde bir devlete dönüşmesi sonucu ortaya çıkan Safevi devleti Şah İsmail’in hükümdarlığında günden güne büyürken Anadolu Alevileri için de bir kurtuluş umudu haline gelir. Şah İsmail ya da diğer adıyla Şah Hatai sadece bir hükümdar değil aynı zamanda Anadolu Alevilerinin büyük saygı ve sevgi duyduğu ruhani lideriydi. Aleviler onu Hz. Ali’nin yeniden bedenlenişi olarak görüyorlardı. Deyişleri, nefesleri ta Balkanlara kadar yayılmıştı. Yavuz Selim bu gelişmelerden ürkmeye başlar ve bu doğudan gelecek olan tehlikeye karşı derhal harekete geçer. Önce babası Yıldırım Beyazıt’ı daha sonra ise kardeşlerini etkisiz hale getiren Yavuz Selim Şahın karşısına dikilmek ve bu tehlikeyi durdurmak için tahta geçerek iktidarın dizginlerini elinde toplamaya başlar.

Anadolu Aleviliğini Hacı Bektaşi Veli’den sonra en çok etkileyen şahsiyet şüphesiz ki Şah İsmail olmuştur. Onun etkisi sadece kurduğu Safavi devletinin Alevilere olan yakınlığından ileri gelmez. O aynı zamanda Alevi Cemlerinin ve erkanının kurumlaşarak bugün ki halini almasında da yadsınamaz bir öneme sahiptir.

Şah İsmail Emevi İslam anlayışı karşısında Ehli Beyt, 12 İmamlar ve Hz. Ali’nin yolunu ve mücadelesini sürdürmüş, onlar adına hutbeler okutmuş ve Muaviye zihniyetine karşı amansız bir mücadele başlatmıştı. Bu yüzden Anadolu’daki Alevilerin hem sevgi ve muhabbet duyduğu hem de kartarıcı gözüyle baktığı bir sufi-hükümdardır. Savaşlarda milislerine on iki imamı sembol eden on iki dilimli kırmızı taç giydirdiği için Şah İsmail’in taraftarı olanlara ilk defa Kızılbaş denmiştir. Daha sonra bu isim Anadolu’daki Alevilerin tümünü kapsayan bir isim haline gelir. Anadolu’daki Alevi ocaklarını ‘el ele el hakka’ ilkesi etrafında örgütleyerek Mürşit, Pir, Rehber ilişkisiyle hepsini bir birine bağlar.

Şah İsmail eliyle Alevilik son şeklini alır. Erkanlar tamam olur. Toplumsal bir inanç ayini olan cemler ilk defa on iki imamları temsilen on iki hizmetler biçiminde tertiplenir, Şahın duaları, nefesleri ve deyişleri okunmaya başlar. Cemler bir ritüel olmalarının yanı sıra toplumun hukuksal ve geleneksel sorunlarının çözülerek, paylaşımın, hoşgörünün, sevginin ve kadın erkek eşitliğinin perçinleştirildiği bir yerdir. Bir tür hareketli meditasyon olan Semah cemlerin ayrılmaz bir parçasıdır.

Musahiplik kurumu yani yol kardeşliği de cemler kadar Aleviliğin vazgeçilmez-olmazsa olmaz kurumlarından biridir. Dört kapı kırk makam, eline-diline-beline sahip ol ilkesi, İnsani Kamil, enel hak, ruh göçü, vahdeti vücut ve vahdeti mevcut Alevi inancının önemli öğelerindendir.

Şiilik ve Şiilerin mistik İslam yorumları Şah İsmail’in etkisiyle Aleviliğe girmiş ve yeni bir senteze dönüşmüştür. Anadolu’daki Şii yayılmayı durdurmak için Yavuz Selim Anadolu’da geniş çaplı bir Alevi kırımına başlar ve peşinden İran’a sefere çıkar. Şah İsmail Yavuzu Çaldıranda karşılar. Fakat savaşı kaybeder ve yenilginin hüznüyle kendini yalnızlığın ve dünyaya olan ilgisizliğin kollarına bırakır.

Anadolu Aleviliğini etkilemiş diğer bir ozan-sufi ise Pir Sultan Abdaldır. İnancın ve başkaldırının ozanı olan Pir Sultan Abdal şiirleri ve mücadelesiyle toplumu derinden etkilemiş, onların gönüllerinde engin bir yer edinmiş büyük bir Alevi ozanıdır. Safevi hükümdarı Şah İsmail’in yoluna olan bağlılığından dolayı Osmanlı valisi tarafından acımasızca idam edilir. Ağır vergi ve baskılara maruz kalan Alevi toplumunun isyan etmesinden korkan Osmanlı bu büyük ozanın yanı sıra birçok ozan ve dervişin varlığından korktuğu için idam ettirir.

seyh bedreddinBir diğer nokta ise Şeyh Bedreddin olayıdır. Bilindiği gibi Şeyh Bedreddin tasavvuf inancının yanı sıra bir de toplum projesi sunmaktaydı. Onun öğretisi ‘yarın yanağından gayri her şey ortaktır’ cümlesiyle özetlenebilir. Toprağın ve işleme araçlarının toplum tarafından ortaklaşa kullanılmasını ve üretimin ortak bölüşümünü savunan bu öğreti önce şeyhül İslamı daha sonra ise padişahı kızdırmış ve bunun üzerine Torlak Kemal ve Börklüce önderliğindeki bu halk harekâtını kanla bastırmıştır.

16.yy sonra yavaş yavaş gerileme ve çökme dönemine giren Osmanlı İmparatorluğu içte ve dışta çeşitli sıkıntılar yaşıyordu. Çöküşün getirdiği sosyo-psikolojik bunalım kutular arasında bir gerilime yol açmaktaydı. 1826 yılında, Yeniçeri ordusu lağvedilir, kalanlar ise katliamdan geçirilir. Aynı tarihte Bektaşilik yasaklanır ve Bektaşi dergahları talan edilir. Sayısız derviş ve babanın yaşamı idam sehpasında son bulur. Bu katliamın ardından sağ kalan babalar yer altına çekilerek  gizli teşkilatlanmaya başlarlar.

Osmanlı İmparatorluğunun yıkılışından sonra yeni hükümetin öncülüğünde Cumhuriyet ilan edilir. Cumhuriyet Osmanlı hanedanlığıyla kıyaslanamayacak kadar farklıdır. Kurulan yeni devlet halifeliği kaldırır, padişahlığa ve şeyhülislama son verir. Laik ve çağdaş, yönünü batıya dönmüş bir Cumhuriyet kısa sürede Alevilerin sempatisini kazanır. Dinsel ve kültürel baskıların azalması Alevileri rahatlatır ve bundan dolayı yeni Cumhuriyete umut bağlarlar. Ancak, bu umut kısa sürede yerini umutsuzluğa bırakır. 1924’te Bektaşi dergâhları kapatılır ve cemler yasaklanır. Ve nihayet Dersim katliamı olur. On binlerce insan vahşice katledilir, kalanlar ise çeşitli bölgelere sürgüne yollanır. Aleviler açısından sonuç büyük bir hayal kırıklığı olur. Bu hayal kırıklığının yarattığı suskunluk uzun bir zaman sürer. İnanç ve ibadetlerini yine Osmanlıda olduğu gibi gizli yapmak zorunda kalırlar. Kırsal alanda yaşayan köylüler üzerindeki jandarma dipçiği hiç eksik olmadan sürer gider.

 

3. Çözülüş evresi

60’lı yıllarda sosyo-ekonomik koşullardan dolayı kırsal alandan şehirlere yoğun bir Alevi göçü başlar. Önce şehrin kenar mahallelerinde gecekondular kurarlar. Fakat Alevilere karşı baskı, dışlama ve karalama kampanyaları ve devletin benzeri doğrultudaki politikaları sürekli devam eder. Yüzyılların içselleşen baskı ve zulmü sonunda Alevi gençlerinin Marksist-Leninist düşünce ve ideolojiyle tanışmalarına yol açar. Sisteme karşı duydukları tepki, nefret ve isyanlarını sol ideoloji üzerinden dile getirirler. Bir çok Alevi genci bu uğurda can verir. Bu süreç 80 li yılların sonlarına kadar devam eder. Bu arada, sosyo-ekonomik ve kültürel nedenlerden dolayı Çorum, Maraş, Malatya ve Sivas gibi illerde korkunç Alevi katliamları yaşanır.

Sivas katliamından sonra Alevilerde bu baskılara karşı toplumsal boyutta bir tepki ve kimlik arayışı başladı. Yüzlerce Cemevleri ve Alevi kurumları kurarak devlete olan tepkilerini bu yoldan dile getiren Aleviler, artık hayatın her alanında kendi varlığını ortaya koymaya başlarlar. Aleviler çeşitli yönlerden estirilen yozlaştırma rüzgârlarına karşı, (geleneksel yapıları çözülmeye doğru gitse de) eninde sonunda Yeniden Yapılanma sürecine gireceklerdir.

Aleviler, kendilerinin İslam’la ilgilerinin olmadığını, ayrı bir inanç, ayrı bir din olduklarını iddia etmekte; oluşumlarını tek tanrılı dinler gibi ruha, yaradılışa değil, doğuş, yeniden doğuşla izah etmekte, başka bir donla (biçim) geleceklerine inanmakta; doğum hak kapısıdır demektedir. Aleviler, Enel hak sözleriyle, inandıkları Allah’ı farklılandırmaktalar. Aleviler, boşanma ve ikinci kadını düşkünlük (Hıristiyanlıktaki aforoz gibi) kabul etmektedir. Aleviler, tek tanrılı dinlerdeki erkeğin ilk ve kadının erkeğin küçük kaburga kemiğinden yaratılmasını erkeğe tanınan bir imtiyaz olarak görmekte ve kendi inançlarını ana soylu kabul etmektedir. Kendilerine göre, camiye de, hacca da gitmedikleri gibi, giden Alevi’yi düşkün ve o ibadetleri yapmayı iki yüzlülük olarak görürler.

Yunus Emre’nin dizeleri inançlarının dayanağını kuvvetlendirmek için:

 

Oruç, namaz, zekât, haç, suç ve cinayettir

Fakir bundan uzaktır, gerçeğe erenler içinde

Ve Bektaşı Veli’den de, ayrı oluşu ifade eden deyişler:

Yar ile yanmışız/ Servet ile övünmeyiz/ Hak deyip hakka dönmüşüz/ Cennet ile övünmeyiz.

Bütün evren semah döner/ Aşkından güneşler yanar/ Aslına ermektir hüner/ Beş vakitle avunmayız.

Canan bizim canımızdır/ Teni bizim tenimizdir/ Sevgi bizim dinimizdir/ Başka dine inanmayız.

Hüdai’yim hüdamız var/ Dost elinden bademiz var/ Muhabetten gıdamız var/ Ölüm ölür biz ölmeyiz”

 

Beyan esastır. Özellikle inançta beyan daha da esastır. Dolayısıyla Aleviler ayrı bir inancım var diyorsalar, kimse onlara etik ve hukuken hayır sizinki ayrı din/inanç değildir diyemez.

30105Ama bu devlet der. Baştada belirttiğimiz gibi  bu devlet kurulduğundan beri inancada  karışır çünkü işi  budur. Faşist Kemalist diktatörlük 1925’te çıkardığı bir kanunla tekke, zaviye ve türbeleri kapatır; 1980 askerî cuntası da değiştirilmesi dahi teklif edilmeyecek yasa olarak anayasalaştırıp yasağı pekiştirir. Yüzyıllardır Alevilere baskı, zulüm ve katliam gerçekleştiren Osmanlıdan devraldığı kılıç zoruyla asimile etmeye çalıştığı bu  devlet işbirlikçi ajan İzzettin doğan ve emperyalizmin  uşağı  Fethullah Gülen aracılığıyla bir başka kültür ve inanç kıyımı  hamlesi geliştirmiştir. KOÇGİRİ, DERSİM ÇORUM, MARAŞ ve SİVAS katliamlarına boyun eğmeyen halka karşı  şimdide Cami-Cemevi projesiyle saldırmak istiyor.

Bu planlama Alevileri, Sünni Müslümanlar gibi devletleştirip kontrol altında, Cemevin’i Diyanet’in eteğinde tutmak, verilecek bir statüyle maddi imkânlar sunmak ve imkânlardan asimile olmuş eski Alevilere maaşlar çıkarıp bazılarını susturarak Sünnileşmeyi genişletmeyi, muhalefeti yok etmeyi amaçlamaktadır.

Politikleşmiş İslam’ın devlet kanadı  Ankara Tuzluçayır semtinde Cemevi- Cami- Aşevi ortak kültür merkezi inşaatının temelini atmakta ve başka yerlerde benzerlerin geleceği haberi vermektedir.

Cemevi- Cami projesi, 12 Eylül zindanlarındaki siyasi “karıştır barıştır”ın dinî anlamına gelir. Çünkü eşit statüde olmayan iki dinin veya inancın yan yana duruşu yapılacak olan  binaların duruşuna benzemez. Bu statüsüz Kürtlere “cumhurbaşkanı olmanıza ne engel var” sorusuna benzer. Şunu  vurgulamak  gerekir bu  proje bir pratiktir, Alevileri asimile etmeye çalışan bu proje değil diktatör devlettir.

Devletin asimilasyon politikalarına geçit vermeyeceğiz.

Kartal’dan bir ÖG okuru

Daha fazla göster

İlgili Makaleler

Diğer içerik
Kapalı
Başa dön tuşu