Makaleler

YARALI KARTALLARIN SIĞINAĞI; DERSİM

Üzerinde yaşadığımız Anadolu topraklarında o kadar yaşanan acı olaylardan sonra halk kendi trajedisini ifade ederken, telaffuz etmekte bile korkunç olan kılıç artıkları, felaket, kıyamet, ferman, besleme, dönme hep mazlumların ölümleri sonrasında yapılan yakıştırmalardır. Biz Ermeniler 1915 soykırımını tanımlarken Medz Yeğern, Büyük Felaket’ten bahsederiz. Süryani, Asuri, Arami, Keldani, Nasturi halkları 1915’de yaşadıkları acı olayları Seyfo olarak tanımlarlar. Seyfo, Süryanice kılıç anlamına gelmektedir. Tarihte 72 defa katliama uğrayan,73. ile karşı karşıya kalan Ezidiler, ferman olarak görürler. Rum Pontos katliamı, Dersim 37/38’de halka girişilen katliamlar için halk Tertele yani kıyamet olarak görmektedir. Adı ne olursa olsun sonuçta akan gözyaşı ve kanın bu coğrafyadaki adı soykırım-jenosiddir.

Ermenilerin Dersim’deki nüfusu 1915’den öncelere dayanmaktadır. 1914 Patrikhane kayıtlarına göre Dersim sancağının Pertek, Mazgirt, Hozat, Çemişgezek, Çarsancak, Pah, Peri kazalarında 16.650’den fazla Ermeni yaşamaktaydı. O dönem Dersim’in dışında kalan Pülümür, Ovacık ile Kızılkilise hesaba katılacak olursa 20 bine yakın olduğunu söyleyebiliriz. 19.yy’ın sonlarına kadar Dersim’de köy ve kasabalarda yaşayan Ermenilere ait kutsal mekanlar kilse, manastır okullara ait yapı izleri bu-gün dahi mevcuttur. Dersim’in değişik kazalarında her türlü yıkımlara karşın tarihi doku inkar edilemeyecek şekilde dimdik ayakta kalabilmiştir.

1915’e kadar varlığını sürdüren ve hizmet verebilen yegane eski manastır Halvori köyü yakınlarındaki tarihi Surp (Aziz) Garabet vankı (manastır)dır. 1938’e kadar ayakta kalan Halvori köyü manastırı 1938 katliam ve kırımlarında yerle bir edilmiştir. Bugün dahi varlığını sürdüren tek yıkık harabe şeklinde kalan Ergan köyünde bulunan Surp Harutyun Vank’ı varlığını sürdüren tek örnektir. Buna benzer Xardişar vankı, Garmırak surp Nşan vankı kalıntıları halen mevcuttur.

Dersim tarihinde Ermenileri anlatırken Mirakyan aşiretinden bahsedilmeden geçilmez. Mirakyan’lar Abdülhamit katliam ve kırımlarından başlayan yok olmalar, 1915 soykırımı ile oldukça azalmışlardır. Ama kendilerini Kürt alevi kimliği kabul eden, dillerini unutmuş olsalar dahi yurtlarında yaşamaya çalışan, aslını inkar etmeyen köklü geçmişleri olan topluluklardır. Yerleşim alanları Derovan, Çukur, Ekiz, Halvori, Toruthur Alevi köylerle içiçe yaşayan Ermeniler her an savaşmaya hazır, yiğit gözüpek, iyi silah kullanan insanlar olarak tanınırdı. Osmanlı ordusunun 1900’lu yıllarda Dersim’e yaptığı seferlerde, Kürt aşiretler tarafından da bilinen Türk ordusunu yenilgiye uğratan yiğitlik ve direnme özellikleri ile tanınan Ermeni aşiretidir. Kendilerine göre gelenek ve görenekleri ahlaki değerleri ile tanınan Mirakyanlar Kürt aşiretleri tarafından da sayılmakta ve sevilmekteydi. Ermeni kiliselerini ve vanklarını düşman saldırılarından koruyan, Halvori’deki Surp Garabed Vankı’nı (Aziz Garabed Manastırı) da gözlerinin içi gibi korumasını bilmişlerdir.

O dönem Dersim’in sınırları Arapgir, Kemah, Erzincan, Kığı, Palu, Egin, Gürün’e kadar uzanıyor geniş bir alanı kaplamaktaydı. Ermeniler ile barış ve dostluk içerisinde yaşayan Dersimliler, Osmanlılar tarafından hedef gösterilse dahi onların kötü emellerine, katliamlarına, suçlarına bulaşmamış, ortak olmamışlardır. Hatta daha ileri giderek aşiretler bizzat silahlı güçleri ile gelerek Ermenileri korumuşlardır. Daha içlerde Çarsancak ve Çemişgezek yörelerinde devlet tarafından Ermeniler hedef gösterilmiş saldırılara teşvik edilmişlerdir. Hozatlı aşiret reislerinden Süleyman Ağa, Çemişgezekli kirve ve akrabaları olan Avedis Efendi’yi korumak için 500 kişilik silahlı gücüyle mahalleyi kuşatır. Kaymakam ve binbaşıyla görüştükten sonra: ”Ben buraya sevgili kirvemi ve akrabalarımı korumaya geldim. Bir tek Ermeni’ye dokunulacak olursanız, hepinizi kılınçtan geçiririm” diyerek akrabalarını ölümden kurtarmıştır. Mazgirt’te ise Temir ağa Osmanlı’nın oyun ve galeyanına getirip Ermeni’lere karşı yağma, tecavüz ve öldürmeye hazırlandıklarını görünce grupları uyararak durdurmuştur.

1895 kırımları sırasında Balaban aşireti Gül ağa komutasında Osmanlı ordusuna yardımcı olmuş, asker vermiş, Ermeni gençlerinin öldürülmesine bulaşmışlardır. 1915’e gelince onun çocukları bu görevi üstlenmişlerdir. Bugün dahi adından çok bahsedilen Diyap Ağa ise ilk önceleri Osmanlı askeri işgallere karşı tavır almış tutuklanmıştır. 1908 Meşrutiyet affı ile cezaevinden çıktıktan sonra devlet ile iyi geçinmiş, olumsuz durumlara düşmüştür. Bazı Ermeni gençlerini kırımdan kaçanları devlete teslim etmiştir. Ama büyük oğlu toplu olarak kaçıp kurtulan Ermenileri devlete teslim etmek isteyen babasına karşı çıkarak bu işin ne kadar utanç verici olduğunu söyleyerek caydırmıştır.

Ama Çemişgezek-Hozat arasında en büyük korumayı yapanlardan biri de Diyap Ağa’nın amcaoğlu Hadişarlı Küçük Ağa’dır. Tehcirden kaçan Ağtuk köyünün bütün nüfusuna göz kulak olur, güvenli bir şekilde Hozat tarafına geçmelerini sağlar. Aşiret yapılanması içerisinde olan ağalar Ermenilere en çok yardımcı olan ve kırımdan koruyanlar İbrahim Ağa, Beko Ağa, Memed Ağa, Haydaranlı Hıdır Ağa, Yusufhanlı Fındık Ağa, Xıranlı Seyit Kasım, Seyit Bektaş ile Seyit Rıza’dır. Bunların içinde Seyit Rıza ile Yusufhanlı Fındık Ağa 1937/38’de beraber idam edilmişlerdir.

TESLİMİ İSTENEN ON BİN ERMENİ

Dostluk ve dayanışmanın en iyi örneklerinden olması bakımından toplu bir vaka olarak bilinen Hozat’ın Mutasarrıf’ı, İbrahim Ağa’ya bir yazı göndererek Dersim Kürtleri arasında saklanan 10 bin Ermeni’nin hükümete teslim edilmesi istenmektedir. Birçok değişik yerden gelen ağalar ilkin bir evde toplanırlar. Mektubu okumuş biri olarak bilinen Nşan Akkuşyan’a okuturlar. Topluca şu kararı alırlar. ”İçimizde iki ihtiyar dışında Ermeni yoktur. Biri nalbant öteki ise semercidir. Bize çok gerekli olduklarından onları saklamaktayız. Eğer duysak ki dünya üzerinde başka hiç Ermeni kalmamış onları da biz öldürür bitiririz…” diye cevap gönderirler.

Fakat hükümet işin peşini bırakmaz. Jandarma eşliğinde daha sert bir yazı daha gönderirler. Bu sefer Beko’nun evinde toplanan ağalar uzun uzun tartıştıktan sonra Beko ”benim yanımda erkek kadın toplam 24 Ermeni vardır. Ben onların saçının bir telini de teslim etmem” cevabını verir. Aynı şekilde Beko’nun kardeşi Mehmet de ayağa kalkarak değneğini doğrultur.” Kardeşimin sözleri ile hemfikir olan bu değneği öperek Ermenileri teslim etmemeye yemin etsin. Bu Hazreti Hızır’ın değneğidir. Hızır’ı seven öpsün” der. Bu çağrı üzerine bütün ağalar ayağa kalkar ve huşu içinde değneği öperek bir tek Ermeni bile teslim etmemek üzere yemin ederler. İkinci defa red cevabı yazarak jandarmaya verip hükümete iletirler. Bu olay bütün Dersim’e yayılır. Artık hükümete hiç bir ermeni teslim eden olmaz. Fakat bu durumu devlet ilerde hesaplaşmak için bir kenara not etmiştir.

Tarihte Osmanlı ile Ruslar arasında süregelen savaşlarda Ruslar her zaman zaferle ayrılmışlardır. 1917 Ekim Devrimi ile çarlığın devrilip yerine Bolşeviklerin iktidarı ele geçirmesi Rus ordusunun geri çekilmesi ile sonuçlanmıştır. Bunun üzerine Osmanlı hükümeti ile imzalanan Erzincan mütarekesine göre Ermeniler yurtlarına dönüp kendi geleceklerini özgürce belirlemeleri için Lenin-Stalin imzalı bir kararname imzalandı. 31 Aralık 1917. Fakat bu hayat bulmadı. Osmanlı-Rus savaşında Dersimli aşiretler tarafsız kalarak devlete asker vermediler. Ancak kendilerini savundular. Alevi felsefesinde olan mazlumu koruma, ezilene sahip çıkma, hümanist yanlarıyla her zaman Ermenilerle iyi ve dostane ilişkiler içerisinde olan Dersimli Kızılbaş Alevi Kürtler guruplar halinde kendilerine sığınan Ermenileri Rusların denetiminde Erzurum’a kadar götürürler. Geri çekilen Ruslar beraberinde 30 bine yakın Ermeni’yi Kafkaslara ulaştırırlar. Dersim’de kalmak zorunda olan Ermeniler ise Mirakyanlar ile birlikte direnişe katılarak dağlara çıkıp kendilerini savunurlar. Yaşama tutunmak tanınmamak için Alevi kimliğine geçerek ölümden kurtulurlar.

Fırat’ın iki büyük kolları arasında kalan Dersim,1915 Ermeni kırımlarının yaşandığı kazalar ve kanlı sürgün yolları ile çevrilidir. Kemah boğazı bunlardan en belirgin olanıdır. Erzurum, Bayburt, Erzincan’dan getirilen kafileler burada öldürüldüler. Fırat nehri aylarca kan akmış, cesetlerde dışa vurmuş olarak akmıştır. Cesetlerin çokluğundan sular, nehir tıkanmıştır. Çemişgezek ve Çarsancak’tan erkekler önceden kafileler halinde götürülüp Hamidiye Alayları tarafından öldürülürken kadın ve çocuklar Pertek yakınlarında dağlardan Murat suyuna atılmışlardır. Bu durum dönemin konsolosluk raporlarına şöyle yansımıştır. Erzincan’dan bir saat uzaklıkta karşılaştığı bir konvoydan kadınların kendilerine ”kurtarın bizi Müslüman olmak istiyoruz, Alman olmak istiyoruz, ne isterseniz, yeter ki kurtarın bizi! Bizi Kemah boğazına boğazlamaya götürüyorlar…” diye haykırıyorlardı.

1915 katliam ve kırımlardan bir şekilde kurtulabilen Ermeniler, kimliklerini dinlerini değiştirerek Alevi olarak bölgenin insanı içerisinde kendilerini gizleyebilmişlerdir. Bu durumda olan Ermenilerin sayısının azımsanmayacak düzeyde olduğunu, hatta daha ileri giderek Yusuf Halaçoğlu’nun ”Ermeni dönmelerinin ev ev listelerinin devletin elinde” olduğunun bilindiğini açıkladığında toplumda yankı uyandırmıştı. Bugün bile devlet kademesinde ”Ermeni dönmesi” olarak belli görevlerde olan insanların devletin bekaası için kimliklerinin açıklanmaması esas alınmıştır. Ermeniler üzerinden düşman yaratma, gerekçe üretme konusunda usta olan devlet 37/38 Dersim katliamını yaparken yine Ermeniler suçlu ve sorumlu gösterilmiştir.

Dersim kasabı olarak bilinen General Abdullah Alpdoğan Ermeniler için Kığı’da yaptığı konuşmada şöyle demiştir. ”Daha önce Tunceli’ye yerleşen gizli Hıristiyan Ermeniler vardı, bunlar adlarını değiştirmişler ve sanki Türkmüş gibi yaşamışlardır. Dersim isyanında bunların parmağı vardı. Bunlar her türlü anarşinin kargaşanın pisliğin içindeydi” sözleriyle 1915’ten sonra aradan 22 yıl geçmiş olmasına rağmen tanıklar Dersim’de ”silah, vergi, askerlik ve Ermenileri istiyordu” diyerek halen yok olmamış Ermenilerden intikam alarak kesin olarak imha ve yok olması isteniyordu. 1937/38 katliamında Ermeni’lerin yaşadığı belli olan Halvori, Zımek gibi alanlar özel olarak hedeflenmiştir.

Bugün artık bir eser kalmamıştır. Kin ve nefret dolu saldırılarla işlenen Dersim katliamının bu kadar ağır olmasının bir gerekçesi de ”siz Ermenileri sakladınız, korudunuz” olmuştur.

1937/38 Dersim Soykırımı’nın sebep ve sonuçlarını öğrenmeye çalışırken, 1915’te Ermenilerin korunmasını üstlenen, her türlü tehlikeyi göz önüne alan Dersimlilerin insani duruşunu devlet bir kenara not etti. Toplu olarak Ermenilerin korunması bakımından Dersim örnek il olmuş bedelini de bu yüzden ağır ödemiştir. Bugün dahi örnek olarak gösterilen onurlu, şerefli, vicdanlı idareciler yöneticiler de Ermenilerin korunmasında görevlerinden alınma ve ölüm pahasına emirlere itaat etmemişlerdir. Urfalı Hacı Halil, aynı aileden 7 kişiyi evinin çatısında gizlemiştir. Konya valisi Celal bey Derzor çöllerinde başlarına neler geleceklerini bildiği için Konyalı Ermenilerin tehcirine izin vermemiştir. 1915’de Ermenilerin göç ettirilmelerini red ettiği için görevden alınan Ankara valisi Hasan Mazhar, 2000 Ermeni’yi göç ettirmeyi reddeden Kütahya Mutasarrıfı Faik Ali Bey, Malatya Belediye Başkanı Mustafa Ağa Azizoğlu insanları evlerinde saklamışlardır. Malatya’nın kafilelerin geçiş güzergahı olması bakımından İttihat ve Terakki üyesi olan oğlu tarafından ”gavurları koruduğu için” öldürüldü. Kastamonu valisi Reşit Bey, Yozgat Mutasarıfı Cemal Bey, Erzurum valisi Tahsin Bey de emirleri reddeden ve bu yüzden görevlerinden alınan ülkenin değişik yerlerinde görülen vicdanlı insanlardır.

BİZE YAPILANLAR YARIN SİZ KÜRTLERİN DE BAŞINA GELECEK

Toplu olarak görülmesi bakımından ise 30bin Ermeni Dersimde Kürt Kızılbaş aleviler tarafında korunmuş kurtarılmıştır. Devlete destek verenler Balaban aşiretinden Gül Ağa, Çarekan’lar, Savalan’lar, Kureşan’lar, Hormek’ler ve Lolan aşiretleridir. Ermenilere sahip çıkanlar ise Koçan aşireti İdare İbrahim’dir. Bölgeye kaçan ve göç eden Ermeniler Hozat ve Ovacık köylerine dağıldılar. Koçan, Şemkan Karabolan, Ferhadan, Abbasan, Maksudan, Beytan, Kertikan aşiretleri ise Ermenileri korudular. Hizol aşiretine bağlı onlarca köy Palu ve Oxu tarafından kaçan köylülere kucak açtılar. Golanlı Aziz ağanın himayesinde 250 Ermeni’nin bulunduğuna tanıklık edenler olmuştur. Daha iç bölgeler Çarsancak ve Mazgirt üzerinden gelen Ermeniler Xıran, Alan, Yusufan, Haydaran, Demanan, Kureşan aşiretlerinin köylerinde saklandılar.

Ermeni olarak yaşamanın ne kadar zor olduğu günümüz koşullarında, Ermeni’yi hakaret olarak gören, hedef gösteren aşağılayan cumhurbaşkanının dahi ”benim için Ermeni dediler” diyecek kadar pervazsızlaşan, Rum ve Ermeniler aleyhine yürütülen kampanyalar üzerinden iç politikaların dizayn edildiği, devlet yapılanması ile karşı karşıyayız. Aynı şekilde 37 yılında da Seyit Rıza aleyhine yürütülen kampanyalarda ”Ermeni” olarak gösterilmesi boşuna değildir. Seyit Rıza’nın çadırında ele geçirildiği söylenen “İncil”ler, “haç”lar gibi eşyalar, Seyit Rıza’ya hakaret türünden açıklamalar ile teşhir edilmesi, Seyit Rıza’nın koruduğu Halvori Surp Garabet Manastırı’nın değerli eşyalarıdır. Manastırın keşişi ve yakın köylerde yaşayan Mirakyanlı Ermeniler Seyit Rıza’nın samimi dostlarıdır. Bunun üzerinden kirli propagandaya gerek duymuşlardır.

Tanınmış tarihçi ve yazarlar Dersim soykırımı hakkında açıklamalarda bulunurken Hans Lukas Kieser ”Dersim 37/38’de uygulanan aşırı şiddetin bir sebebi de bölgede Ermenilerin varlığıydı bundan kuşkum yok” derken, Taner Akçam ise ”kuvvetli bir ihtimaldir” tespitinde bulunarak doğruları söylemektedir. H. Lukas-Kieser ”durum öyle noktaya geldi ki 1937’den önce dahi jandarma genç erkeklerin sünnetli olup olmadığını kontrol ediyordu” diyordu. Yani ”düşman Ermeni”dir, algısı yaratılıyordu. Son senelerde ortaya çıkan devrimci gelenekten gelen akademisyen, yazar, yapımcı araştırmacı aydınların, paralı ve kaleminden kan damlayan tetikçilerin pabuçlarını dama atması, gurur verici gelişmelerdir.

Seyit Rıza’nın kirvesi olan Ermeni komutan Boğos Nubar Paşa ağır yaralı olarak esir düştükten sonra son bir kez kendisini görmek istediğini söyleyince ona şu serzenişte bulunur. “Kirvem ben öleceğim ama yaralarımı göresin diye çağırmadım seni. Yüzüne karşı söylemek istediğim bir sözüm var yanlış yaptın! Bize yapılanlar yarın siz Kürtlerin de başına gelecektir. Sözümü unutma, siz de sıranızı bekleyeceksiniz.” Anlatılan bu anektodun seneler sonra olduğu gibi ortaya çıkması, devletin değişmeyen yüzünü, özünü ortaya çıkarmaktadır.

Sur, Cizire, Nusaybin, Hakkari, Şırnak, Silopi, Yüksekova’da estirilen devlet terörü, yerlerinden yurtlarından koparılan tehcire maruz kalan Kürt halkı en zor günlerini yaşıyor. Yedi yüz bin insanın evlerinden çıkarılıp, uçaklarla bombalanan şehirlerde taş üstünde taş kalmamıştır. Bunun sorumlusu devletin başında oturan zattır. Sadece kral olabilmek, için his ve kin duygularıyla işlenen bu soykırımın bedeli de ağır olacaktır. Bir gün, bir ziyaret sırasında havaalanında elleri kelepçelenip uluslararası adalet divanına çıkarılırsa hiç şaşmamak lazım. (Bir ÖG okuru)

Daha fazla göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu