GüncelMakaleler

Makale-Gündem | Krizde devrimi örgütlemek kendini örgütlemek!

24 Haziran seçimleri öncesinde başlayan ve son bir haftadır, Türk lirasının başta ABD doları olmak üzere döviz karşısında giderek değer kaybetmesi ekonomik kriz, ülkenin çöküşü, aynı gemideyiz vb. söylemleri giderek artırdı.

24 Haziran seçimleri öncesinde başlayan ve son bir haftadır, Türk lirasının başta ABD doları olmak üzere döviz karşısında giderek değer kaybetmesi ekonomik kriz, ülkenin çöküşü, aynı gemideyiz vb. söylemleri giderek artırdı.

Hatta kimi iktisatçılar krizden çıkış için IMF programı uygulanması gerektiği önerisinde bile bulundular. Ülkeyi yönetmekten sorumlu “başkan” ise meseleyi tek cümlede özetledi: “Onların doları varsa bizimde Allahımız var!” Ekonomiyi teslim eden Hazine ve Maliye Bakanı “damat” ise yeni açıkladığı ekonomi programında aslında hiçbir şey açıklamayarak gerçekte yaşanan sürecin işçi sınıfına ve halka fatura edileceğini söylemiş oldu. Bu anlamıyla hazineden ve maliyeden sorumlu “damat”ın açıkladığı ekonomide yeni bir yol haritasının, “somut adım önermeyen bir program” önerdiği ve böylelikle hiçbir şey söylemediği doğru değildir. Söylenen açıktır.

Türk hakim sınıfları ve onların temsilcileri, yaşanan ekonomik krizi halka fatura etmekte kararlı görünmektedirler.

Türkiye’de günde 38 şirketin/işletmenin battığı/kapandığı koşullarda yaşanan ekonomik krizin işçi sınıfına ve ezilen emekçi halka, “her şart altında” hâkim sınıflar tarafından fatura edileceği bir sır değildir. Yani “hepimiz aynı gemideyiz” demagojisi ilk defa kullanılmadığı gibi önümüzdeki süreçte de sıklıkla karşımıza çıkacak gibi. Emperyalizme bağımlı bir yarı sömürge ülke ekonomisine sahip Türkiye ekonomisinde, önümüzdeki süreçte çoğu özel sektör borcu olmak üzere Eylül ayında 7 milyar dolar, Ekim’de ise 10 milyar dolarlık bir dış ödeme takvimi olduğu düşünüldüğünde, döviz kurundaki her artışın beraberinde bu borçları katmerlendirdiği bir sır değil.

Meseleyi çok fazla rakama boğmamak ve bu anlamıyla yaşananları anlaşılabilir kılmak için Türkiye ekonomisinin emperyalist sermayeye tam bir bağımlılık içinde olduğunu bilmek bile yeterlidir. Örneğin emperyalist sermayenin Türkiye pazarına girişi Mart ayından itibaren yavaşlamış, Mart-Mayıs arası emperyalist sermaye girişi bir önceki yılın aynı dönemine göre yüzde 66 oranında azalmıştır. 16.3 milyar dolarlık emperyalist sermaye girişi bu son üç ayda 5.6 milyar dolara inmiş durumdadır. Bu ise doğal olarak döviz piyasalarına yansımıştır. Döviz kurlarındaki bu artış, ülke ekonomisinin emperyalist sermayeye bağımlılığıyla düşünüldüğünde ve başta bankalar olmak üzere özel sektörün dış borçlarının varlığı ve ülke ekonomisinin bir yıllık cari açığın finansmanında astronomik bir dış kaynak gereksinimi ortaya çıkmasına yol açmıştır. Kısacası ülke ekonomisinin dönmesi için 238 milyara ihtiyaç vardır. (Rakamlar, DW Türkçe’nin Korkut Boratav’la yaptığı 08-08-2018 tarihli röportajdan alınmıştır.)

Döviz kurundaki bu artış beraberinde iflas, işsizlik, yüksek enflasyon ve düşük büyüme süreci olarak işçi sınıfına ve halka yansıyacaktır. Halkımızın daha fazla yoksullaştığı, cebindeki 3-5 liranın da değerinin düştüğü, bununla birlikte önümüzdeki süreçte yaşanacak şirket iflaslarının ve borç ödemelerinin de halkın sırtına yükleneceği (ücret kesintileri, dolaylı ve dolaysız vergilerin artırılması vb.) bir sır değildir. Diğer bir ifadeyle borç, özel şirketlerin (ve kamunun da) de olsa mesele borcun ödenmesine geldiğinde hâkim sınıflar her şart altında işçi sınıfına ve emekçi sınıfına yansıtılacaktır.

 

Şantaj Politikası!

R.T. Erdoğan’ın New York Times adlı ABD gazetesinde yayınlanan makalesinde “ABD’nin çok geç olmadan Türkiye’nin alternatiflere sahip olduğunu kabul etme”si ve “bu tek taraflılık ve saygısızlık trendini tersine çevirmezse yeni dost ve müttefikler aramaya başlayacağız” ifadelerini kullanması, Türk hâkim sınıflarının ve onların temsilcilerinin tarihsel şantaj politikasının bir devamından başka bir şey değildir. R.T. Erdoğan geçmişte İ. İnönü’nün ve A. Menderes’in emperyalist sermayeye ve emperyalist politikalara yönelik uyguladıkları göstermelik şantaj politikalarına benzer bir politika içindedir. İ. İnönü’nün “yeni bir dünya kurulur Türkiye’de içinde yer alır” söyleminin o dünyanın emperyalizmle ilişkilerinde daha da sıkılaşmaya yol açtığı; A. Menderes’in ise “boynuna ilmek geçirildiği bilinmiyor değildir” sözleri ve yaşananlar hepimizin hatırındadır. Bu anlamıyla R.T. Erdoğan’ın emperyalist mali sermayeye yönelik bu türden çıkışları, Türkiye’nin emperyalizme bağımlılığı düşünüldüğünde anlamsız gibi görünse de meselenin bu kadar basit olmadığının altını çizmek gerekir.

Türk hakim sınıfları ve onların devletinin emperyalizmle bağımlılığı ve ilişkileri düşünüldüğünde, başta ekonomik olmak üzere, bölgedeki coğrafi konumu, askeri, politik gelişmeler, nüfusu vb. Türkiye’yi önemli kılmakta ve emperyalist sömürü düzeni içinde “dikkate alınması” gereken bir konumda olmasını sağlamaktadır. Bu anlamıyla emperyalistlerin Türkiye’yi ve Türk hakim sınıflarını “bir kalemde silmeleri” söz konusu değildir. Dönem dönem yaşanan çelişkiler masadaki “pazarlık”ların ürünü ve sonucudur. Türkiye başta NATO üyeliği vesilesiyle askeri olarak ABD emperyalizmine bağımlı, ekonomik olarak da AB emperyalizmiyle derin ve kapsamlı bir bağımlılık ilişkisi içindedir. Dönem dönem Türk hakim sınıfları tarafından dillendirilen “stratejik ortaklık”, “eksen kayması”, “Rusya ve Çin tercihi” vb. tamamen emperyalist bağımlılık ilişkisi içinde masada el güçlendirmekten ve şantaj siyasetinden öteye bir anlam ifade etmemektedir.

Bu durum R.T. Erdoğan’ın emperyalist mali sermayeye bir yandan “eytt çekerken”,  “faiz lobisine karşı ekonomik savaş vermek”ten bahsederken, diğer yandan hem kendisinin hem de temsilcilerinin, Londra’da Washinton’da emperyalist mali sermaye kuruluşlarının kapısını aşındırmalarından da rahatlıkla anlaşılabilir.

Türkiye’nin ve Türk ekonomisinin krizi emperyalist neo liberal politikaların benzeri ülkelerde uygulamaya koydukları ekonomik politikalarla doğrudan ilintilidir. Bu politikalar kökten değiştirilmediği ve emperyalizme karşı işçi sınıfı ve ezilen emekçi halkın sınıfsal çıkarlarını gözeten bir ekonomik politika izlenmediği müddetçe de bu tür sorunların yaşanması, yeni yeni ekonomik krizlerin patlak vermesi ve elbette ki faturanın işçi sınıfı ve emekçi halka kesilmesi kaçınılmazdır.

Sorun sistem sorunudur ve bu düzen içinde gerçekleştirilecek her “çözüm” önerisi pansuman tedbirden ve elbette ki faturanın halka kesilmesinden başka bir anlam ifade etmeyecektir.

Yaşanan ekonomik kriz ve bunun yansıması olarak politik kriz sadece Türk hakim sınıflarının Kürt ulusuna yönelik savaş giderleriyle açıklanamaz. Bunun önemli bir rolü olsa da, Türk ekonomisinin ve hakim sınıflarının emperyalizme bağımlılığı, emperyalist mali sermaye başta olmak üzere, neo liberal ekonomik politikaların ülke ekonomisinde uygulanmasıyla doğrudan ilgilidir. Ki mesele sadece R.T. Erdoğan’la sınırlı da değildir. Ülke ekonomisinin yerüstü ve yeraltı kaynaklarının egemenler tarafından emperyalist sermayeye peşkeş çekilmesi sürecinin başlangıcı R.T. Erdoğan’la olmamıştır. Ondan öncesi de vardır. Denilebilir ki R.T. Erdoğan bu politikaları kendinden öncekilerden daha başarılı uygulamıştır.

İthal ikameci modelden “neyin varsa sat” modeline geçiş 24 Ocak kararları ve 12 Eylül 1980 Askeri Faşist Darbesiyle başlamış; bu tarihten günümüze kadar Türk hakim sınıfları, emperyalist sermayenin ülkemizdeki uygulayıcıları olarak, başta işçi sınıfına yönelik artı değer sömürüsünün artırılması olmak üzere, doğanın ve çevrenin kapitalist yağmaya açılıp talan edilmesi, köylülüğün üretemez hale getirilmesi, iş cinayetlerinin katlanarak artması, sosyal, sağlık ve eğitim gibi harcamaların giderek kısılması ve neredeyse ortadan kaldırılması vb. vb. politikalar başarıyla hayata geçirilmiştir.

R.T. Erdoğan başkanlığında “tek adam rejimi” denilen rejim Türk devleti açısından yeni bir olgu değildir! Bizzat devletin kurucusu M. Kemal tarafından hayata geçirilmiştir. Şimdi de R.T. Erdoğan eliyle -dönem itibariyle kimi farklılıkların güncellenmesi dışında- yeniden uygulanmaktadır. Bu anlamıyla memlekete “faşizm geldiği” teorileri anlamsız olduğu kadar izaha muhtaçtır. Ancak Türk hakim sınıfların kendi içindeki klik dalaşlarının emperyalist sermayeyle kurulan ilişkiye paralel giderek sertleştiği ve bunun son olarak 15 Temmuz darbe teşebbüsüne yol açtığı bilinmektedir. Şimdi ekonomik kriz gerekçe gösterilerek yeni darbe senaryolarının Ankara kulislerinde konuşulduğu da bir sır değildir. Ancak Türk hakim sınıfları cephesinde ne olursa olsun, yaşananların ve yaşanacak olanların, işçi sınıfına ve halka fatura edileceği, krizi işçi sınıfı ve halka mal edileceği tarihsel tecrübeyle sabittir.

 

Halkın Yaralarını Sarmaz Ankara!

Burada dikkat edilmesi gereken nokta, yaşanan ekonomik krizin beraberinde halkın R.T. Erdoğan’a yönelik tepkiyi örgütleyeceği beklentisidir. Burjuva cenahta (Kemalist) bu propaganda edilmektedir. Diğer bir ifadeyle döviz kurlarındaki bu yükselişin ve ekonomik krizin beraberinde işçi sınıfı ve halkı iktidara karşı harekete geçireceği beklentisi içinde olunmasıdır. Bu son derece yanlış ve hatalı bir bakış açısıdır. Devrimciler halkın yoksulluğundan ve yoksunluğundan bir devrim beklentisi içinde olamazlar. Halkın yoksulluğunun ve yoksunluğunun gerçek nedenini işçi sınıfına anlatmak ve onları örgütlemek göreviyle karşı karşıyadırlar. Yoksa “ekonomik kriz artsın, işçi sınıfının ve halkın koşulları daha da kötü olsun, biz de devrimi örgütleyelim!” basit önermesi devrimcilerin mantığı olamaz. Bu yaklaşım ve bakış açısı bir yandan işçi sınıfı ve halka üsten bakmanın ifadesiyken diğer yandan da devrimcilerin kendilerine güvensizliklerinin, işçi sınıfı ve halktan kopukluklarının göstergesidir.

Kaldı ki yaşanan ekonomik krizin bırakalım devrimci bir karşı çıkışı örgütlemesi tam tersine faşizmin kendini yeniden ve daha üst boyutta üretmesi ve kitle tabanının tahkim etmesi gerçeği de orta yerdedir. Ki Türk hakim sınıflarının tarihsel tecrübesi ve ellerinde bulundurdukları imkanlar (devletin ideolojik aygıtları vb.) bunu fazlasıyla örgütleyecek kapasiteye sahiptir. Nitekim R.T. Erdoğan usta bir demagog olarak bunu başarıyla yapmaktadır. Görünen 2019 yerel seçimlerine kadar, R.T. Erdoğan ve hempalarının ekonomik krizi kendileri açısından “Allah’ın bir lütfu” olarak kullanmaya devam edecekleridir.

Bu noktada temel meselemiz işçi sınıfı ve halkın içine düşürüldüğü bu duruma karşı etkili bir devrimci kitle hareketi ve bunun üzerinden yükselen bir gerilla savaşı ve halk savaşı örgütleyemememizdir. Bu noktanın son derece önemli olduğu Proletarya Partisi’nin son süreçte yaşadığı darbeci tasfiyeci saldırıda da görülmüştür. İşçi sınıfı ve halkın kendiliğinden hareketi içinde yer almayan, ona temas etmeyen ve kendisini bu temas içinde var edip yeniden üreterek silahlı mücadeleye başarılı bir şekilde yönlendirmeyen bir devrimci hareket, -isterse adı komünist olsun-, yenilmeye, kendi içinde bu tür saldırılarla karşı karşıya kalmaktan kaçınamamaktadır.

Bu nedenle eğer yaşadıklarımızdan bir ders çıkaracaksak –ki çıkarmalıyız- öncelikle işçi sınıfı ve halkın içinde bulunduğu somut duruma gözlerimizi kapayamayız. Ekonomik krizin işçi sınıfı ve halkı daha da kötü etkilemesi beklentisi devrimcilerin işi olmamalıdır. Ki bu son derece yanlış bir bakış açısıdır ve ideolojik bir probleme tekabül eder. Yaşanan ekonomik ve bunun üzerinden yükselen politik kriz tam aksine bize görevlerimizin ağırlığını ve ertelenemezliğini hatırlatmalıdır.

Bu nedenle eğer Türkiye topraklarında silahlı mücadeleyi ve devrimi örgütleyeceksek, bu iddiamız varsa, öncelikle işçi sınıfı ve halktan kopuk olmayı, onların yerine savaşmayı, (onlara balık tutup vermeyi), reddedeceğiz. Halkımızın yarasının emperyalist mahreçli (dış mihrak) ve Ankara merkezli politikalarla sarılamayacağının, aksine bu politikaların yarayı daha fazla kanatacağının bilincinde olarak, başta işçi sınıfı olmak üzere, halk gençliğinin, kadınların ve ezilenlerin kitle hareketleri içinde yer alarak, onlardan öğrenerek ve örgütlenerek devrimi örgütleyeceğiz. Sorumsuz ve soluksuz sloganlar bizim işimiz olamaz! İşçi sınıfının ve halkın mücadelesinden kopuk hiçbir devrim hareketinin başarıya ulaştığı görülmemiştir. Unutmamak gerekir ki tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de “Marks’ın köstebeği” kazmaya devam ediyor!

Bütün mesele bunun bilincinde olmak, devrimi örgütlerken kendimizi örgütlemek, kendimizi örgütlerken devrimi örgütlemek gerçeğini pratikte hayata geçirmektir. Çünkü kitleler ve parti olduğu müddetçe her türlü mucize yaratılabilir.

Daha fazla göster

İlgili Makaleler

Diğer içerik
Kapalı
Başa dön tuşu